Zülkifl Nebi’nin hemşerisi, nezaketi ve ilmiyle amil bir âlim:  Prof. Dr. Suat Yıldırım

0 78

 

ENES CANSEVER-SYDNEY

 Peygamberimiz (s.a.v), “Âlimler yeryüzünün ışık kaynaklarıdır.” hadisiyle, zalimlerin kararttığı dünyamızın ancak âlimlerin kıymetli varlıklarıyla aydınlanabileceğine dikkat çekiyor.

Fakat gelin görün ki, âlimlerin, bilginlerin, ilim ve irfan sahiplerinin ölüme terk edildiği, aşından işinden edildiği, horlandığı, derdest edildiği ve sürgüne mahkûm edildiği bir süreç yaşıyor Türkiye.

Onlara dokunan ve onları göz ardı edenler, bu nurdan ve ışıktan mahrum kalırlar hiç şüphesiz. Ve bilaşüphe, Peygamberimizin ışık kaynağı olarak gösterdiği âlimlerin kadir ve kıymetini idrak edemeyip onlara hoyratça davranan topluluklar, büyük musibetlerin kucağına düşerek gün yüzü görmez ve iflah olmazlar. Günümüzde, siyasetin kirli hesapları, hem âlimi hem de bilgiyi dikkate almamakta; siyasetin hırsı ve kör arzuları, âlimi ve onun temsil ettiği ışık kaynağı ilmi değersizleştirmektedir.

Bu yazıda, nebileri ağırlayan, ilim ve irfan sahibi bilge insanları yetiştiren Diyarbakır’ın bağrından neşet ederek bir kandil gibi etrafını aydınlatan önemli bir âlimden bahsedeceğiz.

Bu mütevazı âlim, Ergani ilçesinde dünyaya geldi. Ergani ki Makam Dağı’nın eteğinde, bir nebinin gölgesinde yer alan beldedir. Rivayetlere göre, Hira Dağı’nı hatırlatan bu dağın etekleri ve dik yamacı, Hz. Zülkifl Peygamber’in (as) teri damladığı için güzel kokar. Kimilerine göre ise etrafına misk yayan güzel bir çiçekten kaynaklanır bu koku. İşte böyle güzel kokular arasında hayata merhaba demiştir bu bilge insan.

Kur’an-ı Kerim meali denilince akla gelen ilk isimlerden biridir. Bugün Türkiye’de tefsir konusunda söz sahibi olan profesörlerin büyük bir çoğunluğu onun rahle-i tedrisinden geçmiş ve ondan ilham almışlardır.

Evet, Prof. Dr. Suat Yıldırım hocamızdan bahsediyoruz.

Suat Yıldırım, 1941ʹde Ergani ilçesinde dünyaya geldi. Babası Mehmet Zeki ve dedesi Hacı Hüsnü, Ergani müftülerindendir. Annesi Seniha Hanım Mutasarrıf Mustafa Beyʹin kızıdır.

Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra, 1964’te müftü yardımcısı olak memleketi Diyarbakır’da göreve başlar. Bir müddet sonra, Edirne’ye il müftüsü olarak atanır. Orada Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışır ve askerlik sebebiyle ayrılıncaya kadar onunla aynı evi paylaşır. Hayatındaki en büyük ve en istifadeli olan bu beraberlik, 56 yıldan beri halen devam etmektedir.

Diyanet İşleri’nde müfettiş olarak görev yaptıktan sonra, 1968 yılında Atatürk Üniversitesi’nde asistan olarak akademik hayata adım atar. 1970’te Bağdat’a gider. 1973ʹte “Peygamberimizin Kur’ân Tefsîri”  adlı doktora tezini tamamlar. Paris’te Batı’daki dinî çalışmaları inceler. 1977ʹde doçent, 1985ʹte profesör ünvanı alır. Medine (1987-88) ve Malezya (1998-2000) İslâm üniversitelerinin akademik kadrolarında yer alır.

42 yıllık görevden sonra emekliye ayrılır. 20 kitap, 200ʹden fazla ilmî makale yazmıştır. 60ʹtan fazla adayın yüksek lisans ve doktora tezlerini yönetmiştir. En önemli özelliği ise; eskilerin ifadesiyle ‘ilmiyle âmil’ ulemadan olmasıdır.

Nezaketi, tevazusu ve samimiyetiyle, örnek bir şahsiyet olmuştur.

YARIM ASIRLIK MUTLU AİLENİN SIRRI: SABIR VE BEKLENTİSİZLİK

Suat Hoca’nın asil ve beklentisiz duruşunu, sadece yetiştirdiği öğrencileri ve yol arkadaşları bize aktarmıyor. Bu bereketli ömürde onu hiç yalnız bırakmayan kıymetli eşi Yıldız Hanım, mutlu evliliklerinin formülünü, ʺAllah’ın Resulü (s.a.v) Efendimizi rehber edinip sabırlı ve beklentisiz olmak” şeklinde özetliyor.

Suat Yıldırım, evlilik müessesesinin temelini sağlamlaştırma adına kendi bakış açısını ise şöyle ifade ediyor: “Olumsuzluğun bir bölümü bendendir, hiçbir insan hatasız değildir. Bir bölümü bir beşer olarak eşimde olabilir. Bizi birleştiren ilahî takdire de rıza borcumuz vardır. Şimdilerde empati dediğimiz bu uygulamayı hayatımıza yerleştirdik.”

Yıldız Hanım ve çocukları, sevabından mahrum kalmamak düşüncesiyle, Suat Hoca’nın ev veya şehir dışındaki çalışmalarından hiç şikâyet etmezler. Yıldırım ailesinin imkân nispetinde uygulamaya çalıştığı bir âdeti vardır. Suat Hoca’nın evde olduğu akşamlarda, meyve saatinde bir araya gelirler. Manevî olarak beslenmelerini sağlayacak bir kitaptan bölümler okuyarak, yarım saat kadar sohbet-i cananla hanelerini bereketlendirmeye çalışırlar. O güzel günleri kızı Hatice Hanım şöyle aktarıyor: ” Babam, herkesin meyvesini soyar, ikram ederdi. Ardından ‘hadi bakalım getirin bir kitap’ der, sohbete başlardı, biz bu meyve saatleri sayesinde çok şey öğrendik. Babamızı az görüyorduk. Geç saatte gelse dahi bize vakit ayırırdı. Hal diliyle örnek olurdu.” Diğer kızı Esma Hanım ise; babasının dışarıda anlattığı ilmî bilgileri evde de yaşadığını ve bu şekilde ailesine örnek olduğunu ifade ediyor. Üçüncü kızları Nesibe dahil hepsi imam-hatip lisesinde okuduktan sonra tahsillerini tamamlayıp yuvalarını kurarlar.

 

10 POLİSLE EVİNE YAPILAN OPERASYON VE EVLATLARINA VASİYETİ

Yıllar sonra başlayıp halen de devam eden müthiş bir imtihan fırtınası yurdumuzu alt üst ederken, Suat hocamız, zulmün işini kolaylaştırmamak ve hizmetini devam ettirmek için, yetmiş küsur yaşında ülke dışına çıkar.

Ayrılmasından az bir zaman sonra bir sabah, silahlı olarak evini basıp arama yapan polislerle, eşi Yıldız Hanım muhatap olur. Daha sonra o da eşinin yanına hicret eder. Ve iki eş evlatlarına şu vasiyeti kaleme alırlar:

“ Sevgili evlatlarım ve kardeşlerim,

Allah Teâla bize muteber bir aile nasip etti. O`na şükürler olsun ki beni ve eşim Yıldız’ı da dinine vakıf, uyumlu, meşru maaşımızla başkasına muhtaç olmadan bir hayat sürmeye muvaffak etti.

Siz evlatlarımızı İslami ölçülerimize göre yetiştirmeye çalıştık. Rabbim sizinle anne ve babanızı mahcup etmedi.

Siz öğrenimlerinizi yaptınız. Allah sizlere anlayışlı, dindar, maişetlerini sağlayan eşler nasip etti. Her birinizden sıhhatli, akıllı uslu, terbiyeli, güzel torunlar lütfetti bize. Evlatlarımızı ve akrabalarımızı mahcup edecek bir hayat yaşamadığımız gibi, çocuklarımızdan da bizi utandıracak bir tutum görmedik. Böylece bir fani için matlub olan başlıca bir mutluluğu tattık.

Allah’ın büyük bir lütfu da, bizi rızasına hizmet etmeye çalışan bir iman ve Kur’an hizmetine dâhil etmesi oldu. Gönül bağımız olan bu Hizmet Hareketi, Türkiye’mizde ve ülke dışında çok yayıldı, nesiller yetiştirmeye çalıştı. Allah`ın ihsan ve tevfiki ile binlerce faydalı müesseselerle tarihte nadir görülebilecek hayırlı hizmetlere muvaffak oldu.

Yüz binden fazla aile, kırk sene zarfında çocuklarını bu eğitim kurumlarına emanet ettiler, bu uzun dönemdeki tecrübeleri sonucunda memnun kaldılar. Toplumun ve hükumetlerin büyüteçleri bu yasal hizmetleri takdir ettikleri gibi; Türkiye dışındaki 160 ülke yetkilileri de övgülerini resmen açıkladılar.

Fakat mühim hizmetlerin muzır manileri eksik olmaz.  

İnsanlık tarihi, başta birçok nebi ve velinin bir kısım inkârcılarla imtihanının hazin örnekleriyle doludur (…) Çektiğimiz maddi sıkıntılara sabır ediyoruz. Sünnetullah’ta hak dâvanın kaderi böyledir.

Çok şükür zalim değil, mazlumuz. Yüzümüzü yere indirecek suçumuz, günahımız yok.

Bu zulümleri yapanlar, büyük duruşma gününde düşecekleri azabı düşünsünler (…)

Vatanımızdan uzaktayız. Belki de oraya dönemeyip burada öleceğiz. Hiç müteessir değiliz. Yüz binden fazla sahabiden Medine ve Mekke`de medfun olanların nispeti onda biri bile değil. Gerisi hicrette kalmış.

Asıl olan ceset değil, ruhtur. Ceset kısa zamanda toprak olacaktır. Ruh ise mekân ve zamanla sınırlı değil. Mezarımızın vatanımızda olmaması sizi de üzmesin.

Dualarınızı, yaptığınız iyilikleri, gönderdiğiniz sevapları Rabbimiz anında ulaştırır (…)

Biz size haklarımızı helal ediyoruz. Sizden de helallik diliyoruz.

Allah Teâla dilerse dünya gözü ile görüşürüz.

Allah’a emanet olunuz.

Babanız Suat Yıldırım ve anneniz Şakire Yıldız.

15 Nisan 2017 “

EDİRNE’DEKİ ÜÇ ŞEREFELİ KÜÇÜK PENCEREYE AÇILAN YOL ARKADAŞLIĞI

Suat Yıldırım, Edirne İl Müftülüğü görevini ifa ederken, hayatını tümüyle etkileyen bir arkadaşlığın tohumları ekilir. O dönemlerde başlayan, yarım asrı aşkın bir süredir devam eden bir dostluk.

Yirmili yaşlarda Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmış, belki de onun ilk ev arkadaşı olmuştur. Çok yaygın ifade edilmese de, ağabeyler içerisinde Hocaefendi’nin en kadim dostlarından biri ve geçmişten günümüze kader arkadaşıdır.

Fethullah Gülen Hocaefendi, arkadaşı, rehberi ve sadık dostu olur Suat Hoca’nın. O yılları ve Hocaefendi’yi şöyle anlatıyor dönemin “Müftü Efendi”si Suat Hoca:

Edirne il müftülüğüne atandım. Kendisi bir oda ile müştemilattan ibaret bir evde kalıyordu. Beraber kalmayı arzu etti. Ama müsait olmadığından, kısa zamanda iki odası olan ve aylık 50 liralık ahşap eski bir evi kiralayarak, ayrı ayrı odalarına yerleştik. Hocaefendi’nin aylığı 200, benimkisiyse 430 liraydı. O, maaşıyla okuttuğu bazı talebelere hediyeler alır ve gönüllerini kazanmaya gayret gösterirdi. Vakitlerim ekseriyetle onun odasında geçerdi. Onun sobası ve kandili hep yanardı.

Müftü Efendi’ diye hitap eder, hassasiyetime dokunmayacak bir şefkatle bana bir ağabey gibi davranırdı. Altı aylık beraberliğimizde, bir kere dahi, onun zahiren aşırı görülebilecek yarenliğe varan tavrını görmedim.

Katiyen suni ve yapmacık değil, dostluğu da hep ölçülüydü. Samimiyeti hep belli bir seviyede tutmasını gayet iyi bilirdi. Diyebilirim ki, bugün müşahede ettiğimiz, dengeli hareket, kendisinde o zaman da aynen vardı. Beraber kaldığım 6 aylık sürede, pijamalı hiç görmedim.

Sabah namazı dahil bütün namazlar için abdestini imamlık yaptığı Darülhadis Camii’nde alırdı. Edirne’nin şiddetli soğuklarında, dışarıda abdest almak oldukça zor olurdu. Ben sıcak suyla abdest almaya çalışırdım. Fakat Hocaefendi, gider camide abdest alırdı. Buna imrensem de onun gibi yapamadım. O, soğuğa karşı tahammüllüydü.

“SİMSİYAH OLAN SAÇLARI ASKERDE BEYAZLADI”

(Suat Yıldırım, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kendisine karşı sergilemiş olduğu bazı vefa örneklerini şu şekilde ifade ediyor)

“Hocaefendi, çok vefalı ve hassastı. Askerlik yıllarında çektiği sıkıntılara binaen, simsiyah olan saçlarının büyük bir kısmı beyazlamıştı. Askerliğim Tuzla Piyade Okulu’na çıkmıştı. Hocamızın vefası, beni Edirne’den yolcu etmeye müsaade etmedi. Bana refakat edip, birkaç aktarma yaptıktan sonra kışlaya kadar teslim edip Edirne’ye döndü. Sonra Eğirdir Dağ ve Komando Okulu’nda beş aylık kursa gittim. Askerliğimin bittiği gün o, İzmir’den, Şubat soğuğunda beni almaya geldi.  

1974’te trenle Paris’e gidecektim. Bir de baktım İzmir’den kalkıp yolcu etmek üzere Sirkeci Garı’na gelmiş. Paris’te iken, İslâmî usule göre kesilen et bulmakta zorluk çekmiştim. Dört ay kadar et yiyememiştim. Bunu yazıştığımız bir mektuptan okumuştu. Bir müddet sonra Almanya’dan sucuk dolu büyük bir koli geldi. Hocaefendi, Almanya’da ulaştığı bir şahıs tarafından et ihtiyacımı böylece karşılayarak, şefkat ve vefasını göstermişti.”

 

BUGÜNKÜ HARAMİLER, DÜNKÜ LAİK YOBAZLARA RAHMET OKUTUYOR

Sadece bugünkü haramiler, hak tanımazlar değil, dünkü laik yobazların da baskılarına maruz kalan canlı bir portredir Yıldırım Hoca. Yarım asırlık devlet görevinde ve üniversite hayatında tek bir disiplin cezası almamış olmasına rağmen, ne yazık ki o da, son devir zalimliğinden nasibini alan ilklerdendir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ni eserlerinde kaynak olarak kullandığı için uzun süre kadro alamamakla cezalandırılan Suat Hoca, bugün “terörist” muamelesi gördü. “Örgüt elamanı” suçlamasıyla rahat bırakılmadığı için on binlerce insan gibi, seksene dayanan yaşına rağmen, o da çareyi hicrette, sürgüne gitmekte buldu. Kanada’ya ilticâ etmek durumunda kaldı, binlerce ilim ve irfan sahibi gibi o da zulme maruz kalmıştı.

Aslında sadece oda arkadaşı değil, aynı zamanda kader ortağı olan bu iki dostun, ceberutlar karşısındaki imtihanları bugünkü muktedirlerle sınırlı değil. İki âlim, iki gönül insanı Fethullah Gülen Hocaefendi ve Suat Yıldırım Hoca, tam 56 yıl önce, o devrin ceberutlarının da hışmına uğradılar. Tarassut altında sorgulanıp baskılara maruz kaldılar.

VALİDEN, MİNARELERDEKİ MAHYA VE EZANA İTİRAZ!

Şöyle anlatıyor o dönemi Suat Yıldırım Hocamız:

 “Bir gün bir polis memuru müftülüğe gelerek, Edirne Emniyet Müdürü’nün beni makamına çağırdığını söyledi. O zaman dairede telefon yoktu. Ben de ona hitaben: ‘Sayın Müdür Bey, beni çağırmışsınız. Sizinle konuşacak bir meselem yoktu. Sizin bir meseleniz varsa müftülükteyim. Buyurun, bekliyorum’ diye bir pusula yolladım hizmetlimizle. Ertesi gün ben dışardayken Müdür Bey’in gelip beni yerimde bulamadığını öğrenince bu sefer ben onun makamına gittim. Konuşmanın hemen başında Emniyet Müdürü ‘Kusura bakmayın, tanışmamız biraz netameli oldu. Aslında ben de size hoş geldiniz demeye gelecektim. Fakat imkân bulamadım. Derken Vali Bey, sizinle acele görüşmemi istedi’ dedi.

Görüşme konusu, Selimiye Camii minarelerine Ramazan ayında asılacak mahya imiş. Bundan bir süre önce, Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden, mahya için ikişer kelimelik on cümle istenmişti. Yazıları Müftülük, işin maddi yönünü ise Vakıflar Müdürlüğü üstleniyordu. Gönderdiğimiz yazıyı Vali Bey görünce, cümlelerden üç tanesini değiştirmemi Emniyet Müdürü vasıtasıyla bana iletmiş. Mesele bu imiş.

O cümleler ‘İman Kuvvettir’, ‘Dönüş Allah’adır’ ve ‘Oruca Saygı!’ şeklindeydi. ‘Bunlarda ne mahzur var acaba?’ deyince Emniyet Müdürü: ‘Bence de bir mahzur yok, ama Vali Bey böyle istedi’ diye cevap verdi. Bunun üzerine Vali’yle görüşmem gerektiğini söyleyip ayrıldım.

Belirttiğim gibi, telefonumuz olmadığından, hizmetlimizi, müsait zamanını öğrenmek için valilik sekreterine gönderdim. Randevu alındı ve gittim.

Kapıdan girer girmez Vali Bey hışımla: ‘Bu ne saygısızlık! Müstahdemi Vali’ye göndermek de ne oluyor!’ deyince ben: ‘Sayın Vali Bey, müsaade edin de, bunun doğru olmadığını anlatayım. Sekreterinizden randevu almak için onu gönderdim’ dedim. Bu aşikârdı, fakat anlaşılan Vali Bey moralimi bozmak istiyordu. Arkasından, ‘Zaten sizden istediğim üç şey olmuştu, onları da yapmadınız’ dedi.

Henüz bir ay önce yeni göreve başlaması nedeniyle İl Valisi; ”Sabah namazında hoparlörle ezan okutmayın, Selimiye gibi turistler tarafından çok gezilen birkaç caminin görevlilerine üniformalı kıyafet düşünün, bir de Selimiye Camii bahçesini düzenletip turistlerin oturmaları için banklar yerleştirin” diye uyarmıştı.

Ben de, onları inceleyip gereğini yapacağımı söylemiş, peşin bir görüş bildirmemiştim. Vali kükreyerek hesap isteyince, Edirne’de sadece bir camide hoparlör ile ezan okunduğunu, bunun da bir il için normal olduğunu söyledim. Razı olmayıp mutlaka durdurmamı istedi.

Müftü olarak benim müezzine bu emri veremeyeceğimi ifade edip ‘Ama amir olarak, bir yazı ile bunu isterseniz, ilgili görevlilere iletirim’ dedim. ‘Amirin şifahi emri de emirdir ve icra edilir’ dedi. O yazılı emir vermeyince, ben de isteğini icra etmemiştim. Müteakiben mahzurlu gördüğü cümlelere geçtik. Ben kanuni mevzuatta bunlarda sakınca görmediğimi söyleyince: ‘Nasıl yok!’ dedi, ‘Sen insanların tepelerinin üstüne yerleştirip günlerce okuttuğun o cümle ile demek istiyorsun ki: ‘Ey insanlar! Ne yaparsanız yapın, sonunda gideceğiniz ve hesap vereceğiniz bir yer var.’ Bu laikliğe aykırıdır. İman kuvvettir diyorsun. Mefhum-i muhalifi ile bu imansızlık zaaftır demektir, bu da laikliğe aykırıdır. Oruca saygı demek, vicdanlara baskıdır. Bu da laikliğe aykırıdır’ dedi. Tartışmamız bir buçuk saat sürmüştü.” 

Suat Hoca, yine devlet gücüyle estirilen terörle maruz kaldıkları bir başka olayı da şöyle anlatıyor: “O zaman, iletişim imkânları sınırlıydı. Bayram kutlama kartları, iyi bir işleve sahipti. Bu kartlarla, arkadaşlara teselli vermeyi düşünmüştük. Kartın yüzünün birine hadis-i şerif meali, öteki tarafına tebrik cümlesi yazıp matbaaya verdik. Kartları almaya giden Hocaefendi, basılan tebrik kartlarının polislerce alındığını hayretle öğrenmişti.

Tek suç ve gerekçe Buhari’nin Sahih’inde yer alan ve Mekke müşriklerinin tahammül edilemez zulümlerinin zirveleştiği bir dönemde, sahabenin Peygamberimize; ‘Ya Resülallah! Bizim için Allah’a dua etmeyecek misin, yardım istemeyecek misin?’ şeklindeki hadisti.”

 

HOCAEFENDİ’YE, İMAM HATİP SORUŞTURMASI

Bir başka çarpıcı olay ise, çok güzel bir üslupla verdiği bayram vaazı sonrası Fethullah Gülen Hocaefendi’nin başına gelmiştir. Vaazın sonunda İslamʹı yeni nesillere öğretmenin lüzumundan bahsederken sözü imam-hatip liselerinin önemine getirir. O zaman Edirne’de  imam-hatip okulu olmadığından, “İnşallah yakında böyle bir okul sizin gayretlerinizle tamamlanır, önünde bayrağımızın dalgalandığını görürüz” der.

Hocalar hakkında su-i zan sahibi birisi, “Bu hoca olsa olsa, şeriat bayrağının dalgalanmasından bahsetmiştir” diyerek, şikâyet eder. Bunun üzerine evine baskın yapılarak, valinin ve onun zihniyetindekilerin hışmına uğrar. Suat Yıldırım, olayı şöyle nakletmektedir: “Baskın evde olmadığım sırada oluyor. Bazı kitaplarını götürdüler. Az kalsın tutuklayacaklardı. Nihayetinde soruşturma beraatle sonuçlandı. Vali, buna rağmen yakasını bırakmadı, Kırklareli’ne gitmeye mecbur bıraktı.”

MUKTEDİRLERİN ZULMÜ, DİYANET’İN TALİMATLI RAPORU VE DOSTLARIN VEFASIZLIĞI

Zulmün şekli, türü değişir ama zalimler her dönem aynı kabalıklar, aynı nobranlıklar ve aynı hoyratlıklarla boy verirler.

Dün, dinin özüne uygun davrandıkları, imam hatip açtıkları, bunun için halkı teşvik ettikleri için suçluydu bu iki kader ortağı. Bugün ise birilerinin kuracağı ve sürdüreceği saltanatları için tehlikeli görüldüklerinden dolayı mağdurlar. Yani, hem dünküler hem de bugünküler birer tehlike olarak gördüler onları. Çünkü onlar aydınlığın taşıyıcılarıydılar. Aydınlık ise hep rahatsız etmiştir karanlık düşüncelileri… Muktedirlerin zulmü bir yana, ama asıl dostların vefasızlığı yaralamıştır bu hassas gönüllüleri.

Suat Yıldırım, Hizmeti karalamaya çalışanlara karşı 2016ʹda yayınladığı ʺÇağın Şahitleri veya Hizmete Sahip Çıkan Alimlerʺ başlıklı makalesinde Endonezyaʹdan Fasʹa kadar, müslüman ülkelerden dünyaca ünlü otuz kadar âlimin şahitliğini duyurdu. Türkçe ve Fransızca Kurʹan meallerini gözden geçirerek yeni basımlarını yayınladı.

Yıldırım, malum süreçte, Diyanet camiasından emek verdiği, okuttuğu pek çok hocanın suskunluğuna şahit olur. Diyanet İşleri Başkanlığı’na talimatla hazırlatılan Hizmet Hareketi aleyhindeki raporun geçersizliğini dile getiren makaleleri yazıp ilan eder. “Aziz Dost!” başlıklı açık mektubunda özellikle ilim camiasındaki on binlerce tanıdığına hitap ederek, olayları kendilerine yakışan tarzda değerlendirmelerini rica eder. Bu talebine otuz kadar olumlu mesaj gelmesine sevinir. Aleyhinde yazılan iki mesajdan biriyle ilgili düşüncelerine, 2017ʹde yazdığı ʺMillete Küsmek Bizim Mesleğimiz Olmamalıʺ başlıklı makalesinde şöyle yer verir: “ Şimdi profesör olan bir doktora öğrencime pek bakir ve bereketli bir çalışma alanına vesile olmuştum. Türkiye’de bu alanın tek uzmanı olduğundan bana müteşekkir oldu, kitaplarına takdim yazdırdı. Yetenekli biri idi. Fakat bu nankörlük ve zulüm sürecinde bana ağır hakaretle dolu bir mesaj yazdı.” Yıldırım’ın bu mesaja mukabelesi ise tam bir edep örneğidir. Şöyle karşılık verir öğrencisine: “Sen müminsin. Bu hakaretler imanına yakışmıyor. Bak, bu hakaretlerin bana hiçbir zarar vermedi. Ama sana ahirette çok zarar verecek. Büyük duruşma gününde seninle hesaplaşmaya hazırım”. Evet, onun aleyhteki tavır ve sözlere karşı tutumu hep bu örnekteki gibi oldu.

Ayrıca akademik camiadaki onca akademisyenin kör ve sağır kesilmesi de oldukça derinden yaraladı onu. Çok büyük emek verdiği tefsir akademisyenleri grubuna açık mektubunda şöyle seslenir Yıldırım: “Bu arkadaşınızı yeterince tanıyorsunuz. Hiç değilse ‘Türk devleti ve milleti aleyhinde  casusluk yapan, haksız kazanç sağlayan ve anayasal düzeni değiştirmek için silahlı terör örgütü kuran veya böyle bir örgüte üye olan’ biri olmadığımı bilirsiniz. Bu isnada maruz kalan ben 42 yıllık devlet görevinden hiçbir ceza almadan emekli olan, 50 yıl öğretmenlik yapan, hayatının son 55 yıllık dönemi hep toplum gözetiminin büyüteci  altında geçmiş 75 yaşında bir insanım. Hiç sabıkası olmayan bir insanın 75 yaşında ansızın terörist olduğuna kim inanır? Ülkemizde, bu adil şahitliği yapmadan vazgeçtim, en azından ‘Arkadaşım! Hakkınızda bir şey duydum, anlayamadım, geçmiş olsun’ diyen de mi olmaz? Binlerce dostumdan sadece bir kişi çıktı.”

İSLAM ANSİKLOPEDİSİ’NDEN SUAT  HOCAʹYA AFOROZ UYGULAMASI

Suat Yıldırım’ı oldukça üzen bir başka gelişme ise, 2 bin kadar ilim adamının bilimsel emeğinin mahsûlü bir çalışma olan ve Türkiye’nin son asırdaki nadir iftihar vesilelerinden biri olan TDV İslam Ansiklopedisi’ndeki bilimsel olmayıp kişiye yönelik bir tavır olduğu açıkça belli olan aforoz çalışmalarıdır.

Suat Yıldırım; İslam Ansiklopedisi’nde başta “Kur’an’ın i’cazı ve üslûbu”, “Besmele”,   Kur’ân kıraatlarıyla ilgili “Ahruf i seb’a”, Allah Tealâ’nın isimlerinden “el-Alîm”, “el-Afüvv”, “el-Azîm”, “el-Azîz”, “el-Bedî”, “el-Berr”  olmak üzere 20 kadar bölüm yazmıştır. Bu bölümlerin dönemsel siyaset ve aktüalite ile ilgisi bulunmamaktadır. Fakat gelin görün ki, Suat Hoca’nın kaleme aldığı bütün içerikler, şahsının ismiyle beraber toptan çıkartılmıştır.

Suat Hoca, bu konudaki teessüfünü şu sözlerle ifade etmektedir : “ Ânî bir uygulama ile bazı yazarların  isimleriyle beraber, yayınlanmış bölümlerini silme girişiminin, ilmî, hukukî ve ahlakî bir izahı olamaz. Bu tavır, yazan akademisyenlere hakarettir. Sonra onların yazdıklarını inceleyip onaylayan bilim kurullarındaki hocalara hakarettir. Bundan ötürü ve bunların da ötesinde, Türkiye’de ve dünyada bu ilim abidesinin itibarını düşürmedir (…) Ben, kırk beş yıllık ilmî hizmetimden sonra emekli bir ilahiyat profesörüyüm. Şimdi  ekserisi profesör olan altmıştan fazla akademisyenin doktora ve master tezlerinin yöneticiliğini yaptım. Onların diplomalarında imzam var. İmzam çıkarılırsa, jüri geçersiz olur. Evet, vak’ayı silme kafası ile gidilirse, o diplomalar geçersiz olur. Ama derseniz ki “Mazide olmuş bitmiş işlemleri geri almak mümkün değil, bunları böylece kabul gerekir”, doğrudur, ben de öyle düşünüyorum. Öyle ise bu ansiklopediden bazı yazarları silme saçmalığından da vazgeçmeniz gerekir.”

Her birinin tezine üç-beş sene emek verdiği ve profesörlük, doçentlik, yardımcı doçentlik ve doktora jürilerinde yer aldığı akademisyenlere yönelik teessüfünü ise şöyle ifade ediyor Suat Hoca:  “İsimlerini verdiğim bu ilim adamları gayret etmişler, ben de onların çalışmalarını  inceleyip takdir etmişimdir. Ne minnet etmem, ne de pişmanlığım vardır. Ama  vefalı davranıp, maruz kaldığım haksızlığı onaylamamalarını beklerim. Hem ilmin haysiyetini, hem kendi şereflerini kurtarmak için,  haksızlığı  uygun üslûpla dile getirmelerini, en azından  kalben kınamalarını beklerim. (…)  Şöyle yorumlamak istiyorum: Bir müvesvisin fısıldadığı teklife karşı çıkma cesaretini göstermemişlerdir. Bu da ayrıca hazindir ve cinnetin hangi boyutlara vardığının göstergesidir.”

 

BİLİM MÜSVEDDESİNE, EDEBİ VE ÜSLUBUYLA CEVAP VERME

Prof. Dr. Suat Yıldırım, biriken acı, baskı, haksızlık, zulüm ve duyarsızlıklar karşısında tarihe geçen şu ifadelerle ümit solukluyordu etrafına: ”Günün sonunda, her şeye rağmen… Okuyacağız, yazacağız, çalışacağız, her dem yola revan olacağız(…) Nâdanlara bile merhametle, insafla, sevgiyle muamelede bulunacağız. İnsanlıktan ümidi kesmeyeceğiz. Okuduğumuz kitaplardan bunu öğrenmedik mi?” İsmi cismine sirayet etmiş olan bu güzel insan, her şeye rağmen kadere rıza ile karşılıyor olup biteni. Allâh’a kul olmaktan memnun.

Ve son söz…

Evet, o bizim Suat Hocamız, Türkiye’de yetişen nadir âlimlerdendir. Nadanlar ve rahle-i tedrisinden geçen vefasızlar nankörlük yapsalar dahi…

Evet, o, Hizmet Camiasının önemli bir ferdi ve içimizde bulunmasından dolayı Rabbimize şükredeceğimiz, sevineceğimiz ağabeylerimizin ilklerinden biridir.

Bizlere düşense, yeri doldurulamaz bu değerlere, ağabeylerimize vefa göstermek ve hizmetlerini hayırla yâd etmektir.

 

 

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.