Zemzem: Cennet pınarı

Gözlerine inanamadı Hacer. “Zem… Zem…/ (Dur… Dur…) diye bağırdı suya. Su emre itaat etti, durdu, derinleşti, kuyu oldu. Hacer “Dur!” demeseydi, başını alıp gidecekti su ve Nil gibi susuz çorak çölleri sulayacaktı. Su sayesinde Hacer daha bir anladı sahipsiz olmadığını. Suyun Sahibine şükretti.

0 9

Bekke Vadisi…

İlkin Âdem ile Havva’nın buluşmasına sahne olan kutsal vadiler ıssızdı.

Hazreti Havva’nın burada gözyaşlarına boğulmasından mıdır, nedendir buraya “Gözyaşı Vadisi” de deniliyordu.

Hazreti Âdem’in inşa ettiği Kâbe’den hiçbir iz kalmamıştı.

Hiçbir canlıyı misafir etmeyen, hiçbir ekin bitirmeyen çorak bir toprak halindeydi.

Ürpertici bir ıssızlığın hüküm sürdüğü kül rengi dağlar ağaçsızdı. Geceleri vahşi hayvanların ulumaları duyulurdu.

Hira Nur Dağı ve Sevr Dağı ufuklardan gelecek bir haber beklercesine; bütün heybetleri ile başlarını sonsuz maviliklere uzatmış öylece duruyorlardı.

Güneşin yalımlarının ipil ipil oynaştığı bir gün, bu ıssız vadiye üç bereketli insanın yolu düştü.

İbrahim (a.s), hanımı Hacer ve oğulları İsmail…

Baba İbrahim (a.s), çölün ortasında bir çadır kurdu. Kundaktaki yavrusunu uzun uzun bağrına basıp sevdi, okşadı. Sonra annesinin kucağına verip, bineğine binerek oradan uzaklaşmaya başladı.

Onları bu ıssız diyarlarda bir başlarına bırakıp gidiyor olamazdı.

Hacer arkasından seslendi:

“Ey İbrahim! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?”

İbrahim (as.) cevap vermedi. Arkasına dönüp bakmadı. Baksa, babalık duygusu galip gelebilirdi.

İbrahim (a.s) uzaklaştıkça Hacer’in sesi, yalnızlığın ve çaresizliğin çığlığına dönüşüyordu;

“İbrahiiiim! Bizi kime bırakıp gidiyorsun?”

İbrahim (a.s) atıyla ses mesafesinden çıkıyordu ki; Hacer soruyu değiştirdi;

“Bizi bu ıssız ve kimsesiz yerlerde bırakmayı Allah mı emretti?”

“Evet.” dedi, İbrahim (a.s).

“Öyleyse O bizi korur.” dedi Hacer.

Gözlerine yalnızlığın ve çaresizliğin gamı dolarken, yüzüne teslimiyetin vakarı vurdu.

İbrahim(a.s) bineğinin üzerinde hem gidiyor hem de sarsıla sarsıla ağlıyordu.

Bir baba için ne zor bir durumdu.

Bir ömür boyu “Allah’ım! Ne olur bana bir evlat ver, bana babalık duygusunu tattır!” diyeceksin; geceler boyu yalvaracaksın; sonra da ıssız bir vadiye yavrunu annesiyle birlikte bırakıp gideceksin.

Ellerini açtı İbrahim (a.s):

“Ey Rabbimiz! Ailemden bir kısmını Senin hürmetli evinin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim, namazlarını evinin yanında dosdoğru kılsınlar diye. Ey Rabbimiz! Sen de insanlardan mü’min olanların gönüllerini onlara meylettir.”

Atıyla kül renkli tepelerin arkasında kayboldu İbrahim (a.s).

Çölün ortasındaki ana-oğulun üzerine yalnızlık yağıyordu.

Tüm mekân lal olmuştu.

Dağların ortasında tek başına bir kadın, kucağında minik bir bebeği ile ne yapardı?

Bebek su isterdi, bebek yemek isterdi.

O an düşündüm ki Hacer bunun üstesinden gelecek…

Çünkü anaydı. Ana güç demekti.

 

Medeniyetleri kadınlar kurardı

Kadının olduğu yerde ocaklar kurulur, ateş tüter. Kadının olduğu yerler yurt olur, yuva olurdu.

Akşamın melali çökmüştü bütün bir vadiye. Ana-oğul öylece kalakalmışlardı karanlığın ortasında.

Karanlık büyülü bir silüet gibi çölün üstüne oturmuştu.

Karanlığın içinde özgürce öten her bir canlı, ana-oğula teselli vermeye çalışıyordu.

Gurbetteki o ilk gecelerinde ne sığınacak bir evleri vardı ne de bürünecekleri bir örtü.

Geceyi bir yorgan gibi çekti ana-oğul üzerlerine.

Daha önceleri de pek çok yalnızlıklar yaşadığı anlaşılan Hacer’in böylesine hiç alışkın olmadığı belliydi.

Bir anda kendisini ikinci bir Havva gibi hissetti.

Yine de karanlığı ve aydınlığı yaratan Rabbine şükretti.

Kucağında yavrusu ile uzandı sıcak kumların üzerine.

Gecenin, Rabb ile vuslata erme anı olduğunu bütün ruhuyla hissetti.

İlk gece…

Yurtsuz, yuvasız, evsiz, kapısız…

Bütün bunlarla Rabbim benden ne istiyor olabilir, diye düşündü.

Kabul edilmek için önce kabullenmek gerektiğini anladı.

İlk gecenin sabahında güneş Betha Vadisi’ni pırıl pırıl aydınlatmaya başladığında İsmail, babasının kurduğu çadırın içinde mışıl mışıl uyuyordu.

Biraz sonra uyanınca “Su, su!” diye ağlamaya başladı.

Bir avuç su…

Yedi kez Safa Tepesi’nden Merve’ye, Merve’den Safa’ya koştu Hacer.

 

Bir ananın hayatı tırmalayışıydı bu!

Yavrum susuzluktan ölecek diye ıssız çölde ağlamaya başladı.

Kimsesiz çöllerde ağlayan bir ananın gözyaşları düştü kızgın kumların üzerine.

Ellerini göklere doğru kaldırdı. Gözleri, güneşte parlayan taşkın pınarlar gibiydi.

“Darda kaldım Allah’ım! Sen darda kalanların da Rabbisin! Ben bu

susuz çöllerde can vermeye razıyım ama İsmail’im yaşamalı. Ey Çaresizler Çaresi! Ey bu çöllerin Sahibi! Beni ve oğlumu bu ıssız çöllerde mahvettirme!”

Ana ağlıyor, bebek ağlıyor, Gözyaşı Vadisi ağlıyordu.

Bebek susuzluktan debelenmeye başladı.

Derken çölde debelenen yavrunun ayaklarının altında şırıl şırıl bir hayat akmaya başladı.

Gözlerine inanamadı Hacer.

“Zem… Zem…/ (Dur… Dur…) diye bağırdı suya. Su emre itaat etti, durdu, derinleşti, kuyu oldu. Hacer “Dur!” demeseydi, başını alıp gidecekti su ve Nil gibi susuz çorak çölleri sulayacaktı. Su sayesinde Hacer daha bir anladı sahipsiz olmadığını. Suyun Sahibine şükretti.

Önce suyun kokusunu alan kuşlar koştular ana-oğulun yanına.

Kuşlar yalnızlığın biteceğinin ilk müjdecileri de oldular. Çok geçmeden ufukta bir toz bulutu göründü, ardından develerin, koyunların çan sesleri ve insan sesleri duyuldu.

Ana-oğulun etrafı insanlarla doldu. Cennet pınarıyla çöl şenlendi.”

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.