Yusuf değil Kenan zindanda

Zindanlarında kaderlerine terk edilmişlerdi, Nuhvarî “Rabbimiz gerçekten mağlub ve mağdur düştük, bize yardım et ve intikamımızı” demeye dilleri varmadı, diyemediler…

0 17

Günlerden bir gün yine zindanların kapısı açıldı. Bu defa Yusuf değil bütün Kenan ili göçtü sanki. Büyük-küçük kardeş kardeş hepsi. Şaban-Ramazan ayırmadan bayramlar da orada geçti. Hem de Kerbelâ gibi dehşetli. Çünkü işin içinde, Hasan da var Hüseyin de.

İşte böyle meselenin kökü derinde. Evet zindana çekildi, İbrahim nesli. Nebiler yolunda yetişenlerin değişmez erkanı bu. Uzlet ve çile safhalarının her devirde sadece şekli değişik…

Zindanlarında kaderlerine terk edilmişlerdi, Nuhvarî “Rabbimiz gerçekten mağlub ve mağdur düştük, bize yardım et ve intikamımızı” demeye dilleri varmadı, diyemediler… Düşündüler bunun bir ucu masumlara dokunabilirdi. Kaderi bir sır ve hikmetten haberdardılar. Kendilerine de dönebilme tehlikesi vardı. Ben belayı sevdiklerime veririm diyen ulu Kudret gücenebilirdi.

Şikayete ne hakları vardı. “Lütfunda hoş kahrında hoş” demeye karar verdiler. Bütün eşyayı birer zarf gibi görmeye başladılar. Onlar da tecelli eden hep Hak’tandı. Düğüm düğüm kader örgüleri çözülüp perdeler kalktıktan sonra her şey bütün bütün hikmet ve sırları ile olmasa bile hiç olmazsa bazı yönleri ile ayan beyan olacaktı..

Sonra “Senden başka sığınak yok, her türlü kötülük ve eksiklikten tenzih ederim seni, gerçekten biz zulmedenlerden olduk” diyerek Yunus’un yolu tuttular ve düşünmeye başladılar. Nefis ve genç, farkına varmadan dünyayı biraz hoş mu görmüştüler acaba? Yoksa sadece fıtrî bir meyil mi belirmişti farkında değillerdi. Fakat her şeye rağmen nefislerini ezmeliydiler.

Onun için: “Evet biz zalimlerden olmuşuz da farkında değilmişiz” dediler. Nasıl bir çoban başkasının tarlasına giren koyunlarını ikaz bir taş atar da onlar hemen anlayıp geri döner ya işte yukarıdan manevî bir ikazdı bu.

Hemen sevildiklerini ve ilahi bir kontrol altında olduklarını hatırladılar, gözleri yaşardı. Demek bu bir iltifattı. Kendileri yakınlarından sayılıyordu. Ne büyük saadetti..

Bir ara Eyyüb Nebiyi hatırlayıp “Ya Rab zarar bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” demeyi düşünmüştüler vazgeçtiler. Ne çektiler. Hiç. Biraz su-i edeb oluyor. Dövülmeden ağlamak gibi dediler. İçine saklandığı ağaçla beraber biçilip kesilen Cerçis Nebiyi hatırladılar. Bize ne oluyor ki demekten kendilerini alamadılar.

Şükür ki mazlumlar safındayız!

Bir ağaçtan kökten meyveye kadar atom zerreleri nasıl yerleştiriliyor, gökyüzünde bir ahenk içinde sistemler nasıl yüzdürülüyor ve böylece büyük güzellik ve hikmetler izhar ediliyorsa, celâl ve cemâl tecellileri ile tablolaştırılan, sahneye konulan hadiseler arkasında da mühim gayeler ve sırlar vardı.

Elbette yerleştirmeye göre bazen elmayı, bazen böğürtleni, bazen baldıran zehirini, bazen hurmayı, bazen muzu bazen de Ebucehil karpuzunu netice vermiyor muydu?

Bazen dilimizde hoş bir tat, bazen de yüz buruşturan ekşi, acı bir durum kendisini göstermiyor muydu? Hangisi hakkımızda daha hayırlı sonra belli olacaktı…

Madem kıyamete kadar cemali ve celali tecelliler devam edecek, biz bu imtihanın içindeyiz.

“Madem zalim ve mazlum rolleri ortadan kalkmayacak. Öyle ise hangi rolde olmak gerekir. Zalim rol ve pozunda olsaydık halimiz ne olurdu?” deyip teselli buldular…

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.