Siz Hâcer’siniz

0 1.740

Pek çoğumuz gibi ben de cebri bir hicretin yalnızlık çölünde rastladım ayak izlerinize.
Sizi biliyordum ya… Henüz o izleri takip etmeye yazgılı olduğumuzu bilmiyordum.

Sanırım siz de kucağınızda bebeğinizle terk edildiğiniz o ıssız çölde, kaderin size hangi sürpriz lütufları hazırladığını bilmiyordunuz.
Fırlatıldığınız o ekin bitmeyen vadinin, “yeryüzünde bütün canlıların, ezelden ebede kadar hem mihrabı hem de göbeği sayılan” mescid-i haram olduğunu…

Nur-u Siyah’tınız

Tüm yaşantınızı bir “özgürleşme öyküsü” olarak okuyabilmek mümkündü.

Yüklendiğiniz manevi sorumlulukla yurdunuzdan, yuvanızdan, eşinizden dostunuzdan ayrı düşmüş, hiç ummadığınız bir sergüzeştin kahramanı haline gelmiştiniz.

Adınız da, mananız da ‘Hâcer’, yani ‘hicret eden’di.

Ve mazinizi kelimeleriniz değil, haliniz öykülüyordu.

Tarihçilerin söylediğine göre teninizin rengi, tasavvufta fenafillahın rengi olan ve bir ‘âh’la son bulan siyâh’tı. Nûr-u siyâh.

Bir köleydiniz de, Rabbinizin dergâhından azat kabul etmediğiniz için tüm maddi kayıtlardan azat edilmiştiniz.

O nasıl dikey bir yükselişti ki, sizi bir peygambere eş, diğerine anne, Efendiler Efendisi Hazret-i Resul Aleyhissalatü vesselam’a da büyükanne haline getirmişti!..

Mütevekkildiniz

“İbrahiim!” diye seslenmiştiniz, Kur’an’da vefası ve şefkati ile övülen sadıklardan sadık eşinizin ardından.

Sesiniz hala o vadide, kızgın güneşin altında yankılanıp duruyor:

“İbrahiim! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?”
Bu cümle sizin sebepler âleminde yaşadığınızın farkındalığını tanımlıyordu. Hadiselerin mülk yüzündeki acılıkları tattığınızı, çirkinlikleri gördüğünüzü.

Sorunuza cevap alamayınca anladınız. Bu kez, tevekkülünüzü, teslimiyetinizi, marifet-i ilahiye’deki derinliğinizi aksettiren farklı bir cümle kurdunuz ve “Allah’ın emri mi?” diye sordunuz. “Öyleyse O bizi korur!..”

Rabbinize tevekkül ediyor olmanız sizi bu, adı “sa’y” olan koşup arama, didinircesine gayret gösterme, medet isteme eyleminden alıkoymadı….
Cenâb-ı Hakk’ın ilahî ihsanlarının ancak liyakatli insanların omuzlarına yükleneceği ve kutsal emanetlerin sadece sadâkat ehline verilebileceğini hakka’l yakin biliyor olmalıydınız. Her varidatın bir kısım mahrumiyetlere bağlı bulunduğunu da…
Halinizle, Bediüzzaman’ın, “Ey bu yerlerin hâkimi! Sana dehâlet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızânı istiyorum ve seni arıyorum… Bizi bu çöllerde mahvettirme!” duasını tekrar ediyor gibiydiniz.

Su bulmak için koştuğunuz iki tepe arası, varlık haritasında “sonsuzluğa açılan bir liman” olarak işaretliydi.

Zahirde yüzünüzü bir Safa’ya bir Merve’ye çeviriyor, belki bir yudum su arıyordunuz. Hakikatte insanlık tarihinin en önemli koşusunu gerçekleştiriyor, adeta bunca atiyyeyi taşıyabilecek liyakati nasıl kazandığınız sorusuna cevap veriyordunuz.

Halilullah’la Habibullah arasında bir köprüydünüz

Size umduğunuzdan ve hayal ettiğinizden daha fazlası verildi ve bütün zamanları suvaracak bir kaynağa eriştirildiniz.

Zem Zem’in oğulcuğunuzun topuğunu vurduğu yerden fışkırması tesadüf değildi. O da ezelde tayin edilmiş bir rahmet pınarını işaretliyor, kendi manasına gönderme yapıyordu.

Değil midir ki su, Cenab-ı Allah’ın fazl ve rahmet arşıydı. Öyleyse toprak ufkunda su, insan ufkunda peygamber demekti ve uğradıkları her yeri Cennet gibi yeşertirlerdi.

Efendiler Efendisi, Hazreti İsmail’in soyundan gelecek, Rahmet arşı olan Zem Zem, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen bir peygamberle birleşip sonsuza, yani Kevser’e doğru akacaktı. Yani ki “Anneciğim!” siz, Halilullah’la Habibullah arasında bir köprüydünüz de üzerinize basılıp geçilsin diye toprak gibi mahfi, su gibi azizdiniz.

Ahmed-i Muhtar’ın yolundangidenlerin annesiydiniz

Müminler asırlar boyunca, kat ettiğiniz mesafelerde gidip gelecek, tırmanıp inecek, yolda olmanın bütün kararsızlığıyla çırpınıp duracak, hep bir şeyler arayacak, o müstakim hat üzerinde kendileriyle yüzleşeceklerdi.

Hele ahir zamanın garipleri!…

Kucağında bebeği ile hapse atılan “hizmet gönüllüsü” annelerin her biri bir Hâcer olacak, zindanlarda, mülteci kamplarında, gaybubetlerde, cebri hicretlerde sabır soluklayan kadınlar sizin feyzinizi yudumlayarak yüreklerini ferahlandıracaklardı.

En nihayetinde onlar da tertemiz mahiyetleri ile deryaya salınmış birer su damlası değil miydi?

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su
Fuzulî

(Su Hazreti Muhammed’in (as) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.)

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.