Hicret Nedir?

Türlü zorluklar ve zorbalıklar sebebiyle bulunduğu yeri terk edenler için bu durum bir dram değil bilakis ümitleri kanatlandıran güç kaynağıdır. İmtihanlar bir fırsattır ve hicret de mazide kalmış bir kıssa değildir. Yeni başlangıçlara vesile olacak bir sürgündür.

0 1.125

Sözlükte, terk etmek, ayrılmak, ilgisini kesmek anlamına gelen hicret, kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılıp uzaklaşması demektir. Ancak kelime daha çok bir yerin terk edilerek başka bir yere göç edilmesi anlamında kullanılır.

Özel manada ise hicret, önce diğer müslümanların, daha sonra da Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) miladî 622 senesinde Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ile birlikte Mekke’den Medine’ye göç etmesi hadisesidir. Ki, İslam takvimlerinde tarih, bu seneden başlar ve bu seneye “hicret yılı” veya “hicrî yıl” denir.

Medine’ye göç eden Müslümanlara “Muhacir” (hicret eden), Rasulü Ekrem’e ve muhacirlere yardım eden Medineli Müslümanlara da “Ensar” (yardım edenler) unvanı verilmiştir. Bundan dolayıdır ki, hicret etmedik büyük bir dava ve mefkûre insanı yok gibidir. Hicretin, Allah emri olarak yapılmış olması, onun en bereketli tarafıdır.

HİCRET, HZ. ÂDEM’LE BAŞLAR

Hz. Âdem, hicret mana ve ruhunun vadettiği uhrevî enginliğe ulaşmak için, cennetten dünyaya uzanan uzun bir sefere çıkmış, Hz. Nuh, karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış, Hz. İbrahim, Babil, Hicaz, Kenan ili deyip durmadan dolaşmış, Hz. Musa, anne evinden Firavun sarayına, oradan da Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş, Hz. Mesih eski peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden geçmiş ve bu dönemin ilk kutsîleri de eski dünyanın hemen dört bir yanına irşad ekipleri tertip etmişlerdir.

Dolayısıyla Hz. Âdem’den günümüze kadar ilâ-yı kelimetullah (Rabbimiz’in yüce adını muhtaç sinelere duyurma) şuuruna sahip hemen herkes, doğduğu diyarı, yüce davası uğruna terk etmiş ve başka bir yere gitmiştir.

EFENDİMİZ (sas) VE HİCRET

Allah Resulü (sas) İslam’ı tebliği ile beraber Mekkeli müşrikler tarafından ciddi bir baskı gördü. Hatta bu baskılar eziyet ve işkenceye dönüştü. Mekke, Müslümanlar için yaşanamaz bir yer hale gelmişti. Ashabının başına gelen ve engellenemeyen işkenceleri gören Resûl-i Ekrem, bir grup Müslümanı, bir yudum nefes alabilmeleri ümidiyle, Habeşistan’a gönderdi.

Mekke’de müşriklerin zulmü artarak devam ediyordu. Efendimizi ve O’nun şahsında Müslümanları koruyan Hâşimoğulları’na karşı uygulanan üç yıllık boykotun ardından Ebû Tâlib’in ölümü ile zulüm daha da arttı.

Bu sıralarda Akabe’de tanıştığı bazı Medine (Yesrib) sakinlerinin İslâmiyet’e girmesi üzerine şehir halkını oluşturan Hazrec ve Evs kabileleri arasında Müslümanlığın günden güne yayılması Efendimizin (sas) yüzünü güldürüyordu. Medine artık Mekkeli Müslümanlar için hicret edilmeye hazırdı. Gelen ilahi emirle beraber ‘kutlu yolculuk’ hicret başladı.

Daha sonra da Allah Resulü, Hz. Ebu Bekir ile beraber Medine’ye hicret etti.

MEDİNE’DE 10 BİN CİVARINDA SAHABİ MEZARI VAR

Siyer kitapları Efendimiz (sas) vefat ettiği vakitler yaklaşık yüz bin sahabe olduğunu kaydediyorlar. Ama bugün, yine tarihçilerin tespitlerine göre Medine mezarlarında yaklaşık on bin insan bulunuyor. Bu demektir ki, yaklaşık doksan bin insan dünyanın değişik yerlerine İslam’ı anlatmak üzere çıkmış ve bir daha geri dönmemiş. Bu, müthiş bir ruh, heyecan ve inancın göstergesidir.

Sahabe sonrasına gelince o günden bu yana farklı seviyelerde ve şekillerde de olsa hicret hiç kesintiye uğramamıştır. Nitekim günümüzde de hicret bitmemiş, iradi veya cebri olarak devam etmektedir.

HİCRET

Hicret hatıraları

Allah’ın kendilerine hicret kapısını açtığı müminler, bunu Cenab-ı Hakk’ın bir ikramı kabul etmeli, sabır ve azimle bulundukları yerlerde tutunmaya çalışmalıdırlar. Hicreti mazide kalmış bir kıssa olarak değil kalpleri kuvvetlendiren, ümitleri kanatlandıran bir güç kaynağı bilmeli ve hayatlarını yeni bir başlangıca, taze ve yeni dallara vesile olacak bir sürgüne çevirmelidirler.

HİCRETLE İSLAM’IN HUZUR İKLİMİ YAYILMA İMKANI BULUYOR

İslâm, hicret sayesinde, hür bir ortamda gelişme, yayılma; fert, aile ve toplum hayatında uygulanma imkânına kavuşmuştur.

Medine’de başlayan bu yeni toplum hayatında, bir asırdan fazla bir zamandır Evs ve Hazreç kabileleri arasında devam edegelen kavga ve savaşlar sona ermiş, din kardeşliğine dayalı yeni bir huzur dönemi başlamıştır.

Ayrıca, Ensar ve Muhacir arasındaki yardımlaşma ve dayanışmayı temel alan “kardeşlik” esaslarıyla hayat yeniden tanzim edilmiştir. Yardımlaşma bu iki kesim arasında o kadar ileri seviyelere vardırılmıştı ki, kan bağına bağlı kardeşliğin dahi önüne geçmişti. Varını yoğunu Mekke’de bırakıp gelen Muhacirlerin sıkıntıları böylece en aza indirilmişti.

HİCRET, İSLAM DÜNYASI İÇİN TAKVİM BAŞLANGICI

Hicretin tarihteki tesiri, dini olduğu kadar sosyal ve siyasidir de. Tarihin müstesna bir dönüm noktası olan bu hadisenin İslam dünyası için takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi, hicretten 17 yıl sonra olmuştur.

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında toplanan istişare meclisinde, Hz. Ali hicret olayını takvimin belirlenmesi için teklif etmiş ve mecliste kabul edilmiştir.

Yılbaşının hangi ay ve gün olacağı ise yine Hz. Ali, Medine’ye hicret edilmesine izin verilen ay olan Muharrem ayını teklif etti ve Hicri Yılbaşının 1 Muharrem olması kararlaştırıldı.

HİCRET BİR KAÇMA DEĞİLDİR!

Hicret, uygulanış metoduyla zulümden kurtulmak için ‘gizlice ayrılma’ olsa da asla bir ‘kaçma’ olarak değerlendirilmemeli. Hicret, yaşanılan yerlerdeki insanlara anlatılacak bir meselenin kalmadığı zamanlar, davasını, yeni memleketlerde dillendirme heyecan ve şuuruyla hareket etmektir. Asrı Saadet’te yaşanan da böyle idi, asırlardır yüzlerce kere tekrarlanmış hicretler de.

SAHABİ DE MEMLEKET HASRETİ ÇEKİYORDU AMA DÖNMEYİ DÜŞÜNMEDİLER

Hicret, Allah’ın hoşuna giden makbul bir ameldir. Çünkü hicret eden kimse Allah için çok büyük bir fedakârlığa katlanmış demektir. Her insan ailesini, çoluk çocuğunu, doğduğu yeri çok sever. Dâussıla (sıla hasreti) dediğimiz şey, şairlerin şiirlerine kadar girmiştir. Seyyidina Hz. Bilal, Medine-i Münevvere o kadar güzel olmasına rağmen, Peygamber köyünde hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Mekke için destanlar koşmuştur.

Hz. Ebû Bekir dâhil başkalarının hasreti de bundan geri değildi. Onlar bir dava uğruna Medine’ye gelmişlerdi ama dâussıla içlerini yakıyordu. Mesela; Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi, bir lahzâ Efendimizden ayrılmayı düşünmeyen bir insan, Mekke’yi özlüyor, müşriklere, “Bizi yurtlarımızdan yuvalarımızdan ettiniz.” diyor ve inliyordu.

En sağlam hadislerde Efendimiz (sas) de şöyle buyuruyordu: “Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı (vallahi) ben senden çıkmazdım.” (Halebi, İnsanü’l-Uyun, 2/176)

İşte Sahabenin hicret felsefesi böyle idi: bir yandan memleket özlemi yüreğine hüznü konuk ettirirken diğer yandan da davamı bir kişiye daha nasıl anlatabilirim hissiyatıyla, hicret ettiği memleketi artık ‘yeni yurdu’ olarak görüyor ve oraya gömülmeyi arzu ediyordu.

 

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.