Gurbete gidenler ve geride kalanlar

0 982
Yazar: H. Büşra Kaplan

Susun arkadaşlar… Kalmadı daha fazla acı gömecek yerim.

Dünyayı da sormayın artık bana; ‘Ahiret’ derim…

Hiç baktınız mı yıldızlara bu aralar?

Titredi mi sizin de yüreğiniz?

Bugünlerin bıraktığı asil yaralar,

Bir gün iyileşmeyecek mi zannettiniz?

 

Bayramda yazmış­tım bu satırları.

Kaçıncı bay­ramdı gözlerin dolu dolu oldu­ğu. Biz de daha 20’li yaşlarda gözlerimizi 2. hicret yerimizde açmıştık bu bayram. Alman­ya’daydık kardeşimle. İltica etmiştik iki kardeş. Bayramın ilk günü iltica kampından ayrılmış, başka bir mekânda kalmıştık. O bayram sabahı aklımda hâlâ. Sabah erkenden uyanmıştım. Duygularımı bastırmaya çalı­şırken üst kattan gelen sesler hayal dünyamı geçmişe götür­müştü. Türk bir aile oturuyordu sanırım. Ailecek bayram kah­valtısındaydılar sanki. Anne-ba­ba, çocukların gülüşme sesleri geliyordu. Sürekli zil çalıyor, misafirler eve doluşuyordu. El öpme merasimi başlamıştı… Daha derin düşüncelere dalmak üzereydim ki telefonum çaldı… Şükrettim. Çünkü bize sahip çıkan Ensar abla ve abilerimiz varlığını bir kez daha hissettir­mişti. Hem de en hisli olduğu­muz zamanda… Öz annemiz öz babamız yoktu yanımızda. Soğuk demirlerin arkasındaydı babamız… Bir bayram daha ‘baba eli’ öpemeden geçecekti… Ama Ensar annelerimiz Ensar babalarımız vardı. Almanya’nın soğuğuna bırakmadılar bizi… Soğuk muydu Almanya? Belki de hayır. Ama bizim gelişimiz farklı olduğu içindi herhalde; soğuk geliyordu her bir taşı…

Buraya gelmeden önce kardeşimle Kosova’daydık. Türkiye’den bir bahar günü çıkmış ve 5 ay kadar Kosova’da kalmıştık iki kardeş. Sonra 10 gün süren bir yolculukla Almanya’ya gelip iltica ettik. Yol bizim için normal değil­di. Ama şimdi öyle yol hikâyeleri var ki bizimki gözümde çok normal kalıyor.

 

‘Sımsıkı Tuttum Kardeşimin Elini’

Kardeşim ve 4 arkadaşıyla çıkmıştık yola. Tek kız bendim. Apart otellerde kalıyorduk. Sadece 1 sırt çantamız var­dı yanımızda. Bir araba bir gün gelip, bir yerden bizi alacak ve bilmediğimiz yollardan bilmediğimiz bir yere bıraka­caktı. Her an gelebilirdi. Hazır bekli­yorduk. Ya da 10 gün sonra gelebilirdi. Evet, 10 gün sonra gelmişti beklenen araba… Arabaya çok hızlı bir şekil­de binmeliydik. Bindik… Hayatımda görmediğim tarzda, yanından geçerken bakışlarından ürkeceğim bir adam… Son ses bir müzik… Sigara dumanı… Anlamını bilmediğim yüksek sesli ko­nuşmalar… Ve gaza bastı adam… Ama öyle basıyordu ki ben şehadet getir­meye başlamıştım… Arkada 3 kişiydik. Camlar açıktı ve rüzgârın uğultusu kulaklarımıza çarpıyordu.

Bense çantama sıkıca sarılmış ve dua okuyor­dum sadece… Gece olmuştu. Yine bilmediğimiz bir yerde ‘çok hızlı bir şekilde’ indirdi adam bizi. Yürüdük yürüdük, yürüdük… Bir köprüye vardık. Altından geçecekmişiz meğer. Ben sımsıkı tuttum kardeşimin elinden. Önümüzde ne bir harita var ne bir ışık. Çamur içinde bir bataklık. Göz gör­müyor ya; adımlarımızı daha bir cesur atıyoruz. Yüzümüze çarpan ısırganlar… Parlayan ateş böcekleri… Su dolu ayakkabılarımız… Sadece du­daklar kıpırdıyor. Büyük büyük atıyorum adımları­mı. Önde kardeşim, arkada ben. Hiç bu kadar sıkı tutmamışımdır kardeşimin elini…

 

Yıldızların Altında Yatsı Namazı

Sonra bitiverdi yol. Demiryoluna çıktık. Bir saat kadar da eğile kalka demiryolunun üzerinden yürüdük. Bir benzinliğe ulaştık sonunda. Benzin­liğin yanındaki mısır tarlalarının arasına girdik. Saklandık daha doğrusu. Oradan da bizi bir araba alacaktı. Bu arada mısır tarlasının içinde, nemli toprakta, yıldızların altında kıldığımız yatsı nama­zını ömrüm boyunca unutmayacağım galiba…

Bekliyorduk…

 

“Neden Olmamız Gereken Yerde Değildik?”

Bir araba geldi meçhulden… Arapça konuş­malar… Ve bindik yine meçhul bir arabaya. Gece boyu yoldaydık. Sabah 7’de inmiştik yine hızlı bir şekilde arabadan. Elbiselerimizdeki çamurlarımız kurumuştu… Treni beklemeye durduk bu sefer… İnsanların sıcacık evlerinde sıcacık kahvaltılarını yaptığı bir pazar günüydü… Biz ise bilmediğimiz bir istasyonda daha adını bile telaffuz edemedi­ğimiz bir yere gitmek için bekliyorduk. Olmamız gereken yer miydi acaba burası, onu da bilmi­yorum? Mesela kardeşim şu anda Fatih İlahiyat Fakültesi’nin koridorlarında Arapça çalışıyor mu olmalıydı? Ya da ben anaokulunda öğrencile­rimle serbest oyun saati mi yapıyor olmalıydım? Ya da babam; 28 yıldır elinden tutmaya çalıştığı öğrencileriyle eğitim-öğretim haftasını mı kutlu­yor olmalıydı şu anda? Neden insanların olması gereken yerlerde olmadığını sorgularken 2 yanıt çözdü zihnimdeki soruları:

Birincisi, ‘kader’ vardı. ‘kadere iman’ vardı. Bi­zim hakkımızda hayır murat eden bir ‘ Rab’ vardı…

İkincisi, ‘zulüm’ vardı. Zulüm demek; herhangi bir şeyin olması gereken yerde olamaması de­mekti. Haksızlık demekti…

Bize düşense; tevekkül etmekti…

 

“Bir Yanda Sürgün Hayatlar, Bir Yanda Hapis Yatanlar”

Trenden indiğimizde akşam olmuştu. Vara­cağımız yere gelmiştik. Yorgunduk ve bitkin bir haldeydik… İlk duyduğum cümle, ‘Çağrı’ filmin­deki bir sahneyi hatırlattı bana; ‘Artık güvende­siniz’.

Şükrettim. Ama ya güvende olmayanlar?.. Zulüm altında inleyenler, işkenceden vefat edenler, biricik dostlarımız, geride bıraktıklarımız?..

Evet; biz geride bıraktık sanıyorduk onları… Onlarsa bizden çok çok ileridelerdi. Onlarla aynı safta olmak, saftan ayrılmamak vazifeydi şimdi bizim için. Ahirette onlarla beraber olmak istiyorsak; onların yalvardığı kadar bizim de yalvarmamızdı belki de şimdiki imtihanımız… Onların zulüm altında kaldıkları her saat derece­leri artarken, bizim de onlara yetişme arzumuzun olmasıydı belki de… Bir de sadece iyilik mücade­lesi verdikleri için çile çekenlerin, o mücadelele­rini gittiğimiz yerlerde devam ettirmekti…

 

Şimdi de Deport Tehlikesi!

Bu yazıyı geçen sene bayramda yazmıştım. Bu sene geçen seneden farklı olarak annemiz de yanımızda. Annem bir yarısını Türkiye’de bırakıp cesurca koyulmuştu Meriç yoluna… Önce Yuna­nistan’a geçti. Zorlu denemelerinden sonra 15 Temmuz günü kurtulabilmişti. 15 Temmuz günü bu sefer bizim için kavuşma günü olmuştu.

Şimdi ailenin üç ferdi aynı ülkedeyiz. Anne­min geldiği hafta öyle mutluyduk ki biriken tüm hasretlerimizi gidermiş, yarım kalan çaylarımızı tamamlamıştık. Hem birbirimize kavuşmanın sevinci hem de annemin özgürlüğüne kavuşma­sının sevinciydi bu. Tabi imtihanlar bitmeyecekti. Hayatımız yavaş yavaş yoluna girerken bir mek­tup aldık. Almanya, kardeşimle bizi deport etmek istiyordu. Hem de Bulgaristan’a. Ve Bulgaristan bizi Türkiye’ye teslim edecekti ki ikimizin de yakalama kararı vardı. Şu an burada kalmak için elimizden gelen bütün sebeplere sarılıyoruz. Polisin gelme ihtimalinden dolayı heimlarımızda (Almanya’da iltica edenlerin, 3 aşamalı kamp sürecinin 2. aşamasında ikâmet ettikleri mekân­lar) kalamıyoruz.

Şimdi de, buraya hicret etmiş, eşi başka ülke­de tutuklu olan bir ablanın, sadece 1 odalı olan bir evinde kalıyorum.

Tutunduğumuz umut, tüm belirsizliklere karşı “Allah katında her şey bellidir” cümlesiydi…

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.