Çileyle geçiren bir âlimin vefatının 32.yılı: Mehmet Özyurt Hoca

0 68

 

ENES CANSEVER-SYDNEY

Bugün; sahabeler şehri Diyarbakır’dan yola çıkan, peygamberler diyarı Şanlıurfa’da ruhunun ufkuna kanatlanan bir âlimin, bir bilgenin, bir gönül insanının geride bıraktığı silinmez izleri sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Mehmet Özyurt…

Bu bilge insanın kanat çırpıp Allah’a yürüyüşünün 32. yılı.

Yokluk içinde doğup büyüyen bu zat, bereketli bir ömür, tarih yazdıracak kadar malzeme ve yeni nesle ruh verecek kadar bir aksiyon bırakarak aramızdan ayrıldı.

18 Eylül 1988’de inandığı mefkûre için çıktığı yolda yanarak ruhunun ufkuna yürümüştü. Özyurt Hoca’yı, elim bir trafik kazasında, bir sonbaharın ilk ayı, yaprak dökümü mevsiminde kaybettik.

Bir pazar sabahı, Urfa’da geçirdikleri elim bir trafik kazasında, yol arkadaşları Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik’le birlikte vefat etti Özyurt Hoca.

Bundandır ki, Gönüllüler Hareketi için Eylül ayı hüzünlü bir sonbahar mevsimi gibidir.

Özyurt Hoca denince Diyarbakır’ı hatırlıyoruz.

Ve tabiidir ki Diyarbakır’ın adını anınca sahabe şehri, peygamberler beldesi ve iklimi, kalbimizi serinletiyor. Bir Bizans şehri olan ve Hz. Ömer’in (r.a) halifeliği zamanında, Hz. Halid bin Velid’in (r.a) komutasındaki orduyla fethedilen Diyarbakır’dan bahsediyoruz. Hz. Zülkifl, Elyesa ve Harun (a.s) peygamberlerin, Hz. Halid’in oğlu Hz. Süleyman ve onlarca sahabenin medfun bulunduğu diyar…

Mehmet Özyurt, bu güzel beldede dopdolu 5 buçuk yıl geçirdi.

Aslında Özyurt Hoca’nın hayatı, bugün zalimlerin paletleri arasında türlü eza ve cefayla işkence gören ve cadı avına maruz kalan milyonlarca insanın hayatına da bir projektör gibi ışık tutuyor.

Çilekeş Anadolu insanının; sadece bugünkü harami ve hak tanımazlar tarafından değil, dünkü laik yobazlar tarafından da ne gibi zorluk ve eziyetlere maruz bırakıldıklarının bir portresidir aynı zamanda Özyurt Hoca…

KIT KANAAT GEÇİMİNİ TEMİN EDEN  BİR AİLENİN ÇOCUĞUYDU!

Özyurt, 1945’te Antakya’nın tek gözlü bir evinde, geçimini kömür ocaklarında sırtında kömür taşıyarak sağlayan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Mütevazı ve faziletli bir çevrede büyüdü. Henüz 7 yaşındayken Kuran’a olan aşkının verdiği azimle, bir sene içinde hıfzını tamamladı.

11 yaşında Arapça’yı öğrenerek, dinî ilimleri tahsil etti.

14 yaşında iken müezzinliğe başladığı Çay Mahallesi Camii’nde 16 yaşında imamlığa başlayan nev’i şahsına münhasır bir ferasete sahipti.

Askere gidene kadar hiçbir okul okumadı.

Askerlikten sonra, çevresinin teşvikiyle ilk, orta ve lise eğitimini 2-3 yıl içerisinde dışardan bitirecek kadar zeki, Yüksek İslam Enstitüsü’nü  birincilikle kazanarak, medrese ilmini üniversiteyle birleştirecek kadar muazzam bir zekâya sahip ve ufku geniş bir âlimdi Özyurt Hoca.

Mehmet Özyurt hep ilmin peşinden koştu.

O yokluk döneminde, henüz 10 yaşındayken bir Arapça tefsir kitabına ihtiyaç duyar.

Ama elde avuçta para olmadığı gibi, yakın dost ve akrabalarından da para bulamaz.

Amcasından almış olduğu 20 kiloluk zeytinyağı tenekesini sırtlayarak, yalın ayakla köyünden 10 km uzaklıktaki şehir pazarına götürüp satar ve  kazandığı parayla o Arapça eseri satın alır.

Dün onun gibi bir alime yapılan insanlık dışı muameleler, bugünse binlerce akademisyen, öğretmen, gazeteci ve diğer meslek gruplarına karşı yapılıyor.

Mehmet Özyurt, 1973’lerde henüz gençliğinin baharındayken, İskenderun’da bir grup Nur talebesiyle nezarethane ve sorgu odalarında polis şiddetine maruz kaldı.

O dönemde, zulme uğrayan mazlumların tek savunucusu ve Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin sadık avukatı Bekir Berk, İskenderun’a gelerek Mehmet Özyurt’a misafir olur ve o davanın da avukatlığını üstlenir.

Evet, mağduriyet yaşayanların avukatları olmadığı için mahkemelerde  savunmasız bırakıldığı, her türlü tecrit koşullarıyla yüz yüze kalındığı bir dönemde, İskenderun’a kadar gelip mazlumları savunan avukat yine merhum Bekir Berk’ti. Bugün de, Hizmet Hareketi mensupları çeşitli ambargolara maruz kalarak, hâkim karşısında savunmasız bırakılıyor.

Mehmet Özyurt, İzmir’de üniversiteye devam ederken aynı anda 1974 yılında Bornova’daki Büyük Cami’ye imam olarak tayin edilir.

O yıllarda aynı camiye vaiz olarak atanan Fethullah Gülen Hocaefendi ile yolları burada kesişir. Birbirlerinin ilim ve irfanına adeta âşık olan bu iki dostun birliktelikleri Özyurt Hoca’nın vefatına kadar devam eder. İkisinin arasındaki sevgi ve bağlılık apayrıydı.

Öyle ki; Hocaefendi bir defasında talebelerine sohbet ederken, sabah namazını her gün Mehmet Özyurt Hoca’nın arkasında kılmayı çok arzu ettiğini ifade ederek onun sahip olduğu ilim ve takvaya dikkat çekiyordu.

İzmir’de imamlık vazifesine başlayan Özyurt, ihtilal sonrası sıkıyönetimle idare edilen ülkenin sancılı dönemini ve acı günlerini iliklerine kadar yaşadı.

Ama tüm bunlara rağmen Ege bölgesini karış karış gezerek vaaz-u nasihatte bulunmayı, ilim ve irfanla meşgul olmayı sürdürdü.

Mehmet Özyurt, Diyanet’in mabetlerimizi vıcık vıcık siyasetle kirlettiği ve resmi ideolojiyi yansıtan ruhtan uzak hutbeleriyle değil, gönül diliyle yaptığı etkileyici vaaz ve sohbetleriyle kısa zamanda gönüllere girmeyi başarmıştır. Askerlikten sonra 1967 yılında Şükriye Hanım’la evlenen Özyurt Hoca, vazifeye başlayınca caminin yakınında bir ev tutar. Bir buçuk yıla yakın, her Cuma günü, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanlara kendi evinde yemek verir.

Cami cemaati ve çevresiyle güzel bir iklim yakaladı ama sabıkası kabarık devlet aygıtının takibine maruz kalmaya devam ederek kara listeye alındı. 1980’de Kenan Evren dönemi Türkiye’sinde, Bornova’da imam olarak görev yapıyordu. Darbenin yapıldığı 12 Eylül Cuma günü, görev yaptığı camiyi mutat olduğu üzere açmıştı. Hutbe okuduğu esnada, o dönem Ege Ordu’da görev yapan Tuğgeneral Hayri Terzioğlu ve 40 askerle minberden indirilip elleri kelepçelendi.

ÇEKTİĞİ İŞKENCEDEN AYAK ALTINI KİMSELERE GÖSTERMİYORDU

Günümüzde binlerce masum, müfterilerin türlü iftiralarına maruz kalıyor.

Özyurt Hoca da 37 yıl önce (11 Şubat 1983) temelsiz bir iddia ve asılsız bir ihbar üzerine 28 gün arkadaşlarıyla işkence gördü.

Adeta bir şakî gibi takip edildiği günler birbirini kovaladı.

15 Temmuz planlı darbesinden dolayı başlatılan cadı avı nedeniyle çocukları benzer acılar çekiyor şimdi.

Aynı muameleyle karşı karşıya kalıyorlar.

Oğlu da aynı şekilde işkenceye maruz kaldı ve bir yıla yakın bir süreyi Medres-i Yusufiye’de geçirdi.

Tıpkı, 800’den fazlası bebekli anne olmak üzere 17 bin kadının ve 80 yaşını geçen yaşlıların zindanlarda ve işkence merkezlerinde acı çektiği gibi…

Aslında masumlara yapılan gaddar muamele hiç değişmedi.

Tek fark 37 yıl önceki muktedirler postallı cuntacılardı ve belli bir yaşın üzerindeki masumlara acı çektiriyorlardı.

Bugünkü “Davamız İslam” diye yola çıkan yobazlar ise yaşına bakmaksızın yediden yetmişe herkesi, hatta yeni doğum yapmış anneleri bile kelepçeleyerek bebekleriyle birlikte zindana atıyor.

Burada bir parantez açıp ifade etmek gerekiyor ki, günümüzün bazı şom ağızlı müfterileri, 12 Eylül ve 28 Şubat’ı Hizmet Hareketi için bir ‘palazlanma ve inkişaf etme’ süreci olarak ifade ediyorlar. Hâlbuki  Özyurt Hoca’nın emniyette 28 gün aralıksız çektiği işkence bile başlı başına bu şom ağızlılara cevaptır. Yani Hizmet Hareketi mensupları her dönemde acı çekmişler. Hem de en ağırını..

Mehmet Özyurt’un eşi Şükriye Hanım, cezaevi sonrası Özyurt Hoca’nın yaşadığı sıkıntı ve zorlukları şöyle anlatıyor: Zindandan çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu. İki sene kadar sırtının derileri parça parça döküldü. Ayak altı derileri ise vefatına kadar dökülmeye devam etti. İçeriden çıktığında, yaklaşık iki ay kadar namazlarda rükûya ve secdeye giderken zorlandı.”

Mehmet Özyurt’in Tarihçe-i Hayatı’na, kaldığımız yerden, (ikinci bölüme) devam ediyoruz.

Eşi Şükriye Hanım o dönemi şöyle anlatıyor; “Zindandan çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu. İki sene kadar sırtının derileri parça parça döküldü. Ayak altı derileri ise vefatına kadar dökülmeye devam etti. İçeriden çıktığında, yaklaşık iki ay kadar namazlarda rükûya ve secdeye giderken zorlandı.”

Bugünkü hukuk tanımazların yaptığının çok farklı bir versiyonunu o zamanki ‘laik basın’ yapmıştı.

İşte o dönemden günümüze yansıyan bir gazete kupürü:

“Aysal Aytaç ve arkadaşları basına gösterildi” başlıklı habere göre, İzmir Bornova’da polis ekiplerince düzenlenen baskında, aralarında eski İzmir Milli Eğitim Müdürü Aysal Aytaç, Mehmet Özyurt ve Mehmet Ali Şengül’ün de yer aldığı 20 kişi gözaltına alınmıştır.

Suçlama ise, ‘anayasal düzeni yıkarak, yerine şeriat devleti kurmak için çalışmak’tır.  Haber aynen şöyle devam etmektedir: “Bornova 58. Sokak’taki ev ile sanıkların evinde yapılan aramalarda, okunması ve dağıtılması yasaklanan Said-i Nursi’ye ait 45 kitap, tarikat ile ilgili 439 teyp kaseti, 205 dergi ile çok sayıda yayın ele geçirildi.”

Hayati Kalaycı

Habere göre; öğretmen, müteahhit, doktor, imam, müezzin, matbaacı ve serbest meslek sahibi kişilerden oluştuğu iddia edilen örgütün yakalanan elamanları arasında Mehmet Özyurt, Mehmet Ali Şengül ve Hayati Kalaycı’nın isimleri de yer almaktadır.

Şubat 1983’te birlikte tevkif edildikleri kader arkadaşları, Mehmet Özyurt ve Samsunlu M.Ali Şengül Hoca’ya yapılan işkenceleri şu cümlelerle ifade ediyorlardı: “ Özyurt hocamı ilk sorguya almaları 6-7 saat sürdü. Saatlerce ikisinin ‘Allah!’ diye feryatları ve inlemeleri hala kulaklarımızda. Hücreye geri getirildiklerinde kımıldayacak hâlleri kalmamıştı. Çok zor şartlarda abdest alıp namaz kılıyorduk. Çoğu vakitler bizi tuvalete göndermiyorlardı. Özyurt hocam herkese yarımşar bardak su dağıtırdı. ‘Bu su ile abdest alın. Kol ve ayaklarınızı bir defa yıkayacaksınız.’ diye tembihlerdi.”

Günümüzde işkence altında inleyenlerin çektiği insanlıktan uzak, onursuzca muameleleri o da fazlasıyla çekmişti. Ne kadar hırpalandığını ve eziyet edildiğini görüyordu en yakınındaki şahidi. Özyurt Hoca, bugün Ankara’nın göbeğinde siyah transporterlerle kaçırılan ve türlü eziyetlere maruz kalan mazlumların gördüğü muameleyle 30-40 yıl önce karşı karşıya kalmıştı.

Yaşananların canlı şahidi muhterem eşi Şükriye Hanım, bir başka acı hatırasını şöyle anlatıyor: “Cezaevinden çıktıktan sonraydı. Bir gün ailece arabayla giderken, çevik kuvvetin yakın bir noktasında aracı durdurdu. O bölgelerde, yer altında emniyetin özel yerleri varmış. Beni o noktalardan bir yere getirerek yüzüme baktı ve ‘Beni tam bu gördüğün noktanın altına kadar getirip kaybettiler. Burada kaybolduktan sonraki birkaç günü hiç hatırlamıyorum’ dedi. Acı ve işkence çektiği İzmir ve Diyarbakır’daki emniyet binalarının önünden ne zaman geçsek, hep elini yumruk yapıp dizine vurarak ‘Allah’u Ekber!’ diye bağırırdı.”

Özyürt hocanın kazadan bir gün önce çıkardığı gömleği…

Mehmet Özyurt, sıkıyönetimin tüm bu zalimliklerine rağmen; “Burada çekilen ızdıraplar ebedî âlemde gül bahçesine dönecek. Biz ebedi âlemde gül bahçelerine talibiz” diyerek, belki de bugün aynı kaderi paylaşacak olanlara bir mesaj veriyordu. Kısacası geçmişten günümüze tüm zalimlikler Hizmet Hareketi ve mensuplarını budadı adeta.Her dönemde binlerce masumun kanına giren ve canını yakan ‘sabıkalı devlet’, nihayet Özyurt’un suçsuz olduğunu söyledi ve serbest bıraktı.

Bu kutlu kervanın hasbî ve harbi yolcusu, “Allah!” dediği için 28 günlük eza ve işkenceyle birlikte devlet memurluğu görevi de elinden alınmış olmasına rağmen hiç tökezlemedi. En ufak bir tereddüte mahal vermeden, “Yolun kaderi budur.” diyerek, sahabeler diyarı Diyarbakır’a hizmet için yeniden yolculuğa çıktı. Kenar mahallelerin birinde ev tuttu. Talebeler için ev aradığında ise bulamıyordu. Ani bir kararla, gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ileride bir yere taşıdı. Eşyaların yarısını da o eski evde bıraktı ve öğrencileri oraya yerleştirdi. Ve Diyarbakır’daki ilk ‘ışık ev’ler, Ofis semtindeki Şahin, Merih ve Tunç apartmanlarında vücut buldu. Bir taraftan evler ışık yüzünü göstermeye başladı. Öte taraftan şehrin ilk özel yurdu Hüsrevpaşa, Ulu Cami’nin siyah kareli taşlarla örülü dar ve kıvrımlı sokağına açılan tarihi binasıyla ‘taş ev’ kapısını ve bağrını çaresiz talebelere açtı.

 

Mehmet Özyurt’un evdeki takım elbisesinde çıkan dua.

 

ÖZYURT’UN KADER ARKADAŞI, HERKESİN AMCASI TUZCU  SAKIP AMCA

Hayatı boyunca Mehmet Özyurt’a adeta bir yürek ve direk olan zat, sahabeler diyarı bu kadim şehirde yediden yetmişe herkese yaptığı yardımlarla bilinen, her öğrencinin ve esnafın Tuzcu Sakıp amcasıydı. Yapılan hizmetlerde büyük emeği olan ve Anadolu’nun zengin coğrafyasında yoğrulan yardımsever Sakıp Amca, Özyurt Hoca’nın bir adım gerisinde, adeta onun gölgesi gibi yanındaydı hep.Bu ikilinin neredeyse selam vermediği kimse kalmadı. Başta Diyarbakır’ın ilçe ve köylerinden Hakkâri’nin köylerine kadar hemen hemen her yeri karış karış gezerek hak ve hakikati anlattılar. Gök kubbede ‘hoş bir seda’ bırakmak için, Doğu ve Güneydoğu’yu adım adım dolaştılar. Kâh Elazığ İzzetpaşa Camii’nde vaaz verdiler, kâh Hz. Süleyman’ın manevi ikliminden Bitlis’in Nurs Köyü’ne uğrayarak, asra mührünü vuran Bediüzzaman’ın manevi atmosferini solukladılar.Mehmet Özyurt, henüz Diyarbakır’a intibak sürecini tamamlamadan, gelişinin ikinci yılında bir kez daha, gözleri kinle dolu devletlilerin(!) saldırısına maruz kaldı ve hukuk tanımazların hedefi haline geldi.

DÜNÜN ‘MÜRTECİ’LERİ BUGÜNÜN ‘TERÖRİST’LERİ OLDU ÖYLE Mİ?

Yalan ve iftira manşetleriyle hayatları karartan, her dönemin karteli Hürriyet’in 34 yıl önce (14 Temmuz 1986 tarihli sayısında) attığı manşetler, şimdiki havuz medyasından farksızdı. O dönemde de “Kara Tehlike-İrtica” başlığıyla, Hizmet Hareketi’ne yönelik iftira ve karalama yayınlarına başlamıştı. Anlayacağınız, senaryo aynıydı. ‘Kara tehlike’nin elinden kurtulabilen(!) iki itirafçı(!) ile yapılan bir görüşme resimli olarak yayınlandı, Erol Simavi’nin bugün el değiştiren ama yolunu değiştirmeyen Hürriyet’inde.

Sabıkalı devlet, masum insanları itirafçıların iftiralarıyla bir şakî gibi takibe aldı. Bugünlerde “terörist” dediği masumları, o dönemde de “mürteci” olmakla itham ediyorlardı. “İslam Cumhuriyeti” kurmakla suçlandı Özyurt ve arkadaşları. DGM, çıkan haberleri ihbar kabul ederek, adı geçen Mehmet Özyurt, Sakıp Ayhan, Yahya Kemal Kaçmaz ve Ahmet Kuş’u laikliğe aykırı davranışlarda bulundukları gerekçesiyle, 8 Ağustos 1986 tarihinde tutukladı. 17 kişi ise tutuksuz yargılandı.

Özyurt, İzmir’den sonra, Hz. Halid’in (r.a.) oğlu Hz. Süleyman’ın medfun bulunduğu ve kendi adını taşıyan caminin bitişiğinde yer alan Diyarbakır Cezaevi’nde tekrar hapse girdi. Üç ay boyunca hürriyeti elinden alınıp cezaevinde tutulduktan sonra, sabıkalı devlet bir kez daha “Pardon!” dedi.

Takvimler 1987’nin Aralık ayını gösterdiğinde, İstanbul’dan bir avukat bulunur ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde, Özyurt ve beraberinde yargılananları savunmak için gelir. Ancak savunmada yetersiz kalır. Tam bu sırada Bediüzzaman’ın ilk talebelerinden Hulusi Yahyagil’in yakınlarından Avukat Recep Hakeri, Özyurt’un ailesine davayı gönüllü olarak üstlenmek istediğini söyler. Konu, demir parmaklıklar ardındaki Mehmet Özyurt Hoca’ya ulaşır ve kendisi de bunu onaylar. Böylece yargımalar başlar. Mahkemeye iyi hazırlık yapan Avukat Hakeri, muazzam bir savunmayla müvekkilinin serbest bırakılmasını sağlar.

Avukat Recep Hakeri, “DGM’de süren yargılamalar sırasında müvekkillerimin suçsuzluğu ortaya çıkmıştır” diyerek, Fiskaya’nın tepesindeki Adliye binasından tüm gönül dostlarına müjdeyi verir.

 Özyurt’un çantası.

 

SAĞ ELİ KOPMUŞ VE ŞEHADET PARMAĞI YANMAMIŞ VAZİYETTE BULUNMUŞTU

İkinci kez cezaevinden çıkan Özyurt, her defasında “Nerde kalmıştık?” diyerek devam etti hizmetine. Tuzcu Sakıp Amca’yı da yanına alarak, üç araçlık bir konvoyla, Diyarbakır, Şanlıurfa ve oradan da Gaziantep’e doğru yolculuğa başladı. Ama bu, çok uzun ve üzücü bir yolculuk olacaktı…

Özyurt Hoca, 16 Eylül Perşembe akşamı gönül dostlarıyla sohbet ederken, günümüzde günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından dert yanarlar. Bir ara yola beraber çıkacağı arkadaşlarından biri, “Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi” der. Bir başka arkadaşı ise, “Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki!” diye düşünür kendi kendine.

Özyurt hocanın, kazadan sonra kopan, olay mahallinden uzak noktada bulunan sağelinin şahadet getiren elindeki parmağında olan yüzüğü. 

Urfa’ya varıldığında Özyurt Hoca konvoydaki diğer araca geçer ve içinde bulunduğu araç 14 km sonra tankerle çarpışır. Çarpmanın etkisiyle alev alan araçta Mehmet Özyurt, Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik Hakk’a yürür.

Vücudu tanınmaz hale gelen Özyurt Hoca, sadece şehadet getirebilmiştir. Serçe parmağında gümüş yüzük olan sağ eli, bileğinden kopmuş halde metrelerce uzakta bulunur. Urfa sıcağına rağmen kazadan çok kısa bir süre sonra esen bir hortumla, kan revan olan kaza mahallinin adeta vakumlanmış gibi temizlenmesi olayın tanıklarına ikinci bir şok yaşatır.

Kazanın tanıkları olayı : “Hocamız ve şehit olan diğer abilerimiz önde seyrediyordu. Karşı yönden gelen petrol tankeri aniden şerit değiştirdi ve ağabeylerimizin aracını ezerek geçti. Saniyeler içinde araç alev topuna döndü. Her tarafı sardı alevler. Bir şey yapamadık, ancak itfaiye söndürebildi. Sonra kalan parçaları toplayıp, dört ayrı battaniyeye sararak cenazeleri kaldırdık.” şeklinde anlatırlar.

ÇOCUKLARINI ÖPTÜ, EVDEN ÇIKARKEN DÖNDÜ BAKTI, BİR DAHA BAKTI VE GİTTİ…

Özyurt Hoca son yolculuğuna çıkmadan önce eşine  şunları söyler:

“Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok.

Beş çocukla, ne yaparsın?”

Bu sözlere bir anlam veremeyen Şükriye Hanım, bu son yolculuğu şöyle anlatıyor: “Çocuklarını öptü, ayakkabısını giydi. Bir taraftan içeriye bakıyordu.

Ne oldu?’ dedim, ‘Bir şey yok’ dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı, baktı, baktı…

‘Ne oldu, bir şey mi unuttun?’ diye yine sordum. ‘Hayır’ dedi. Gözleri nemliydi. İnerken kapıyı kapattım ama içimde büyük bir sıkıntı vardı.

Geri açtım kapıyı, gitmemiş, orada duruyordu.

‘Bir şey mi var’ diye tekrar sordum. ‘Yok’ dedi.

Yüzüme dikkatlice bakarak; ‘Allah’a ısmarladık’ dedi ve koşar adımlarla indi. Hemen balkona koştum. Baktım gitmiş, göremedim ondan sonra. Son görüşümdü.”

 

Cübbe ve takkesi..

 

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.