Bu randevuyu asla ertelemeyin!

Ramazan’la sınırlı kalmaması gereken muhteşem bir randevu bizi bekliyor. Nasıl mı? Yemek telaşı belki de fark etmemizi engelledi. Sahur vakti, aynı zamanda seher vaktiydi. Yani gecenin karanlığında Âlemlerin Rabbi tarafından yapılan çağrıya icabet saati.
Ali İhsan Er

0 37

Ramazan’ın bereketi sofraları renklendirdi; füyuzatı da gönülleri ürperterek geçti. Nefsi, oruç vasıtasıyla tiryakiliklerinden birazcık mahrum etmenin nasıl bir manevi huzur verdiğini tatma fırsatı bulduk.

Alışkanlıklarımız az da olsa sarsıldı. Mesela kahvaltı ve öğle yemeği vakti geldiğinde eskisi kadar açlık hissetmiyoruz. Bir de vücut saati kendisini yeniden ayarladı; imsaktan evvel uyanma esasına göre çalışmaya başladı.

İşte bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekiyor. Çünkü Ramazan’la sınırlı kalmaması gereken muhteşem bir randevu bizi bekliyor. Nasıl mı?

Yemek telaşı belki de fark etmemizi engelledi. Sahur vakti, aynı zamanda seher vaktiydi. Yani gecenin karanlığında Âlemlerin Rabbi tarafından yapılan çağrıya icabet saati.

 

Bir de şöyle bakalım

Şimdi burada biraz durmak gerek. Konuyu sadece kelimeler ve cümlelerin ifade gücüne bırakırsak sığlaştırma riski var çünkü. Bu tehlikeden kurtulmak ve ağırlığınca anlayabilmek için şöyle bir düşünelim.

Düşünceyi süslesin diye gözlerimizi kapayıp, düşündüğümüzü hayalen resmetmeye çalışalım. Güzelce bir iftar hazırlayıp şöyle eş-dost birlikte olalım istedik.  Kimleri çağıracağımızı düşündük. Sonra da elimize ahizeyi aldık ve aramaya başladık. İlk  aradığımız dost en fazla önem verdiğimiz davetli olacaktı. O mutlaka bulunmalı diye düşünmüştük. Telefonu açtık ve davetimizi yaptık.

“Hımm!” dedi. “Ne kadar güzel olurdu. Çok zamandır görüşememiştik de. Bak şimdi ne kadar üzüldüm. Bu akşam bizim çocuğu parka götürmeyi düşünmüştüm. Çocuk oradaki trene binmeyi ve filelerde zıplamayı çok istiyor. İnşaallah bir dahaki sefere.”

Buruk bir ruh haleti çöktü üzerimize. Biz dedik, onu listenin başına yazmıştık. Ama o, çocuğunu bir sonraki gün için ikna etmeyi düşünmedi bile. Bize hayır demek daha kolayına geldi.

Sonra ikinci, sonra üçüncü dostumuzu aradık. Hayret! Sanki sözleşmiş gibi hepsi de bir mazeret ileri sürerek mazur görülmek istedi… Bu durumda ne düşünür ve ne yapardık?

 

Biraz dikkat lütfen

Şimdi şu hadis-i şerifi okuyup örneğimizi tekrar düşünelim: Resulullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Her gece Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve: ‘Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım’ der.” (Buhari, Teheccüt 14)

Rabbimiz her gece seher vaktinde dünya semasına nüzul buyuruyor ve “Yok mu isteyen vereyim. Yok mu istiğfar eden bağışlayayım.” buyuruyor. Bizler buna nasıl cevap vermeliyiz?

Uykuyla mı? Gafletle mi? Yoksa “Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar, cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümit içinde olarak Rablerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” ayetinde ifade edildiği gibi mi?

 

Muhtaç olan biziz O değil ki!

Şunu iyice bilmeliyiz ki, Allah’la olan bu randevuya bizim çok ihtiyacımız var. Bizim katılmamış olmamızın Cenab-ı Hak açısından hiçbir önemi yok. Çünkü üzerinde yaşadığımız dünya da Güneş sistemi de fezadaki diğer sistemler de hepsi O’nun mahluku. Sayısını bilmediğimiz kadar melek O’na ibadet ediyor. Seher vaktini gaflet uykusunda geçiren insanlar hariç bütün varlık O’na kayıtsız şartsız itaat ediyor.

Eğer Allah bize irade verip kısmi bir hürriyet tanıma lütfunda bulunmuşsa, biz O’nun lütfuna nasıl karşılık vereceğiz? Uyuyarak mı? Yoksa hazır, vücudumuz gece uyanmaya alışmışken seherleri değerlendirerek mi?

80%
Awesome
  • Design
Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.