Bu dönem dua dönemi

 Bugünlerde yaşanan zulümlere, mağduriyetlere, haksızlıklara karşı kanunlar ve meşruiyet çerçevesinde mücadele etmek, zulmü her yere ve herkese duyurmak, mazlumların, mağdurların kurtulmaları için mümkün olan bütün meşru yolları kullanmak ve yırtınırcasına bir gayretle çalışmak bizler için hem farzdır hem de bir nevi duadır.

0 481

 

Dua, kulun itibarıdır. Allah’la arasındaki en büyük sırdır. Dua eden insan kendi aczini, çaresizliğini, ihtiyacını ve aslında hiçbir şeye gücünün yetmediğini itiraf eder. Buna karşılık kendisini işiten, her haline nigehban ve ihtiyaçlarını karşılamaya muktedir bir Zât’ın varlığını ve dualara karşılık verdiğini kabul eder. Duadaki en önemli sır budur. Ne istediğinden ya da istediğinin verilip verilmediğinden önce esas olan bu sırrı kavramaktır.

Dua kulun Rabbine teveccühüdür. Bu teveccühün sürekliliği kul ile Rabbi arasındaki münasebeti kuvvetlendirir. Bu yönüyle dua, insanın imanına ve yakînine tesir eder. Dua eden kul, Rabbinin Kudreti’ne, Keremi’ne ve Rahmeti’ne güvenip dayanmıştır. Böyle bir itimad ve istimdad hissi, insana “Kâinata meydan okuyabileceği” bir şecaatin kapılarını açar.

Dua iki tarafı parlak bir ayna gibidir. Aynanın bir yüzü Rabb-i Rahîm’e müteveccihtir. Diğer yüzü ise insanın kalbine, vicdanına dönüktür. Dua eden insan her bir cümlesiyle hem Rabbine arz-ı halde bulunmuş hem de o talebi kendi vicdanına deklare etmiş olur. Bu bir nevi kişinin kendini terapiye alması demektir.

Sözgelimi “Filan günahımı affet Allah’ım!” diye niyaz eden bir kul, hem Cenab-ı Hakk’tan af dilemekte hem de kendi nefsine “Bir daha o günahı işleme!” ikazını yapmaktadır. Ya da “Allah’ım, hapiste, zindanda, hücrede bulunan, sorguda, nezarette, işkencede veya sürgünde çile çeken kardeşlerime tez zamanda ferec ve mahreç lütfeyle, onları sıkıntıdan kurtar!” diye yalvaran muzdarip, bir yandan Rabbine kardeşleri adına beyaz bir dilekçe sunarken diğer yandan kendine, “Bu kardeşlerin için başta dua olmak üzere daha çok şey yapmalısın!” görevini vermektedir.

Kul, Rabbi katındaki değerini öğrenmek istiyorsa O’na ne kadar dua ettiğine bakmalıdır. Çünkü Allah Teâlâ “De ki, duanız olmasa Rabbim size neden değer versin ki!” (Furkan/77) meâlindeki ikazıyla kulun Hak nezdindeki değerinin duasıyla doğru orantılı olduğu ilan ediyor. Şu halde dua kulluğun esasıdır. Efendimiz de “Dua ibadetin omuriliği mesabesindedir” beyanıyla, dua ile taçlanmayan ve sonu duaya varmayan ibadetin felçli bir bedenden farkı olmadığını anlatıyor.

Önemli bir husus

Tam burada bir hususu hatırlatmakta fayda var; bazılarının adına “tabiat kanunları” dediği âyât-ı tekvîniyye bizim için hayat kanunları mesabesindedir. Bu kanunlara uymak da Kur’an’da bizlere tebliğ edilen kanunlara uymak gibi zorunludur. Bir hedefe ulaşmada sebeplere riayet de diyebileceğimiz bu kanunlara uyma, kanunların Sahibi’ne itimad ve itaat demek olduğundan “fiilî dua” olarak adlandırılır.

Buradan hareketle, bugünlerde yaşanan zulümlere, mağduriyetlere, haksızlıklara karşı kanunlar ve meşruiyet çerçevesinde mücadele etmek, zulmü her yere ve herkese duyurmak, mazlumların, mağdurların kurtulmaları için mümkün olan bütün meşru yolları kullanmak ve yırtınırcasına bir gayretle çalışmak bizler için hem farzdır hem de bir nevi duadır.

Sosyal medya başta olmak üzere bütün iletişim imkânlarını en iyi ve profesyonel usullerle kullanmak, her meşru mecrada aktif olmak ve hakikatin sesini duyurmak için dur durak bilmeden gayret etmek imanı, insafı ve merhameti olan herkes için olmazsa olmaz bir zorunluluktur.

Bütün bunları yaparken bizi bekleyen önemli bir risk ise bu gayretlerin bizde bir tatmin hissi oluşturması ve duaya yeterince zaman ayırmamıza engel teşkil etmesidir. Evet, o gayretlerin hepsi değerlidir, zaruridir ve fiilî duadır. Ama Kudreti Sonsuz’un bizden beklediği sadece fiilî gayret değildir. Esas olan yukarıdaki ayet-i kerimede de buyrulduğu gibi kalbî bir teveccühle her şeyin hakikî Mâliki’ne yönelmektir.

Bu yöneliş, riayet ettiğimiz sebeplerin evvelen ve bizzat müessir olmadığının da bir ilanı ve itirafıdır ki böyle bir şuur, kurbiyet merdivenlerini hızla çıkmaya ve amûdî yükselmeye vesiledir. Allah Resûlü’nün (aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te sebeplere riayet noktasında bütün tedbirleri eksiksiz aldığını biliyoruz. Ama bütün muharebelerde ridası sırtından kayıp düşecek derecede ellerini semaya kaldırarak ızdırar diliyle dua dua yalvardığını ve zaferlerin bu dualar neticesinde geldiğini de unutmamalıyız.

Hizmet insanları olarak bugüne kadar maruz kalmadığımız ölçüde büyük musibetlere giriftarız. Bu durum bizi duaya mecbur kılıyor. Bu dönem “dua dönemi” olarak adlandırılsa yeridir. Sosyal medyada ve başka mecralarda hainlere, zalimlere karşı sonuna kadar mücadele edilmeli ama diller, gönüller duadan dûr olmamalı. Ettiğimiz dualar, attığımız twitlerden az olmamalı. Evrad kitaplarına, sosyal medya hesaplarımızdan daha fazla zaman ayırmalıyız. Her birimiz içeride çile çeken binlerce masumun tez zamanda kurtulması için istisnasız her gece ızdırar diliyle kıvranmalıyız.

Allah katındaki değerimiz duamız kadar ise bu masum ve güzel insanlarla aramızdaki bağ da onların derdiyle dertlendiğimiz ve onlara ettiğimiz dua kadar olacaktır.

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.