Balçık tarlasından özgürlüğe

0 1.818
Hikâye: Aliyar Baybars

Bülbüllerin dahi zikir çektiği bir seher vaktinde almışlardı hayat arkadaşımı polisler. Saat 06.30 sularıydı. Ve sabah erkenden öğrencileri için okuluna sonra da hizmetine koşturan, akşamın bilmem hangi saatinde evine gelip; sabah bizlerin öylece bırakıp gittiği evi toparlayıp, yemek yapıp, sonra bulaşıkları yıkayan, çocukların her birinin ayrı ayrı nazını çeken küçük dev kadın, evimizin ‘arı mayası’ yoktu artık…

İşlerimin yanı sıra bir de ‘anneliği’ yüklenmiştim bu yaştan sonra. Aynı zamanda iyi bir psikolog olmak da zorundaydım. Çünkü psikolojileri bozulan çocukların ilginç sorularına ikna edici cevaplar vermeye çalışıyordum.

En önemlisi, biz daha önce hiç dua etmemişiz, hiç ibadet etmemişiz gibi geliyordu artık. Namaz ve dualarımızın öncekilerle hiç alakası yoktu.

Bu arada kızımı, ülkenin boğucu atmosferinden kurtarmak amacıyla, Kanada’da bulunan kardeşimin yanına göndermek için başvurduğumuz elçilik 10 yıllık vize vermişti. Hem de bu dönemde. Kardeşime ve eşine de ayrı bir teşekkürüm olmalı mutlaka. Dört çocukları olmasına rağmen bu dönemde ‘kardeşliğini’ göstermiş ve kızımı beşinci çocuğu olarak sahiplenmişti.

Böyle küçük sürprizler yaşadığım her an, içten içe “Rabbim bizi zayi etmeyecek.” haykırışları yapıyordum kalbimin çeperlerine, “Zayi etmeyecek!”

Bu anlarda hep sevgili hocamızın, “Sizi burada harekete geçirmeyen iman, öte âlemde de kurtarmaya yetmeyecektir.” ifadesi kulağımda yankılanıyor ve her anımı dolu dolu yaşamanın derdine düşüyordum.

OY MERİÇ!

Hayatımın en büyük kararı; eşimle bilinmezlere çıktığım yolculuk oldu. Aslında bu yolculuğun temeli polislerin evimizi basıp sevgili eşimi alıp gittiklerinde atılmıştı. Çocuklarım bu durumu kabullenmekte çok zorlandılar. Hoş sanki normal bir şey mi ki!

Sosyal çevremizin baskılarının, terk edilmişliğin ve vefasızlığın bizi daraltması sebebiyle bir çıkış yolu arıyorduk. 11 ay cezaevinde kalan eşim şartlı tahliye edilmişti, ama ardından hakkında 7 yıl 6 ay hüküm verilmişti. Sevincimizi yaşayamadan, hapis kararının onaylanarak tekrar içeri alınacağını öğrenince bizim için ‘yolculuk’ süreci başlamış oldu.

İNSAN TACİRLERİNİN ELİNDEYİZ

Hayatta kabul edemeyeceği işlere, mesele zulüm olunca mecburen razı oluyormuş insan. Biz de hakkında hiçbir bilgimiz olmayan ‘insan tacirleriyle’ anlaşmak zorunda kaldık. Vaatleri, bizi Atina’da uçağa teslim etmekti. Hemen inandık. Hay sevsinler aklımızı! Bir de 50 yaşındayız ve yılların uyanık esnafıyız! Hey yavrum hey!

Bulutların gülümsediği bir gün, ailemizden kimse ile vedalaşamadan, memlekete son bir kez bakarak çıktık yola. Fakat İstanbul’a varınca plan biraz değişti: Bizi Atina’ya kadar götüreceğini söyleyen kaçakçılar, şimdi Meriç’ten geçeceğimizi ve sonra bizi trene bindirip Atina’ya göndereceklerini söylüyordu.
Neyse ona da razıydık. Fakat yaşayacaklarımızı bilsek böyle her söze inanır mıydık?

Yapacak bir şey yoktu. Yola çıktık.

Olayın heyecanıyla kalplerimiz göğüs kafesine sığmıyordu, adeta göğsümüzü yumrukluyordu. Kaçakçılar, Edirne’ye girerken birden arabayı durdurup, “Koşun” dediler. Ne olduğunu anlamadan gecenin karanlığında, hedefsiz sersem ok gibi koşmaya başladık. Önümüzde ne var? Nereye gidiyoruz? Görmüyor, bilmiyoruz. Yaklaşık 30 metre koştuktan sonra ayaklarımız yerden kesildi ve artık uçuyoruz… Bir saniyelik uçuştan sonra ‘cumburlop’ sesleriyle 6-7 insan çeltik tarlasına düştük. Düşe kalka su ve balçığın içinde yürümeye başladık.

Tarlanın birini bitirdiğimize sevinirken bir diğerinin içine yuvarlanmamız motivasyonumuzu olumsuz etkiliyordu. Yaklaşık 1 metrelik tarlaların içine atlarken ayakkabılarımızın balçığa saplandığını neden sonra fark ediyorduk. Hayatında daha önce üst üste 100 metre yürümeyen ben, hem de lağım suları ile sulanan çeltik tarlasında 1 km yürümüştüm.

TAM ZAMANI ALLAH’IM!

Askerler ‘devriye atıyorlar’ diye güya güvenli olan uzun yolu seçmişiz. Öyle diyordu tüccarlar. Fakat o da ne? Az ötemizde askerler… Rehberimiz ‘Yat’ deyince çeltik tarlasının ortasında suyun içine eşimle beraber gömüldük. Hava buz gibi. 130 kg olan ben ve 70 kg eşim tamamen tükenmiştik artık. O zaman gözyaşlarımı içime akıtarak Rabbime yalvardım: “Allah’ım! Hani diyorsun ya, ‘Ben sizin gören gözünüz, duyan kulağınız, konuşan diliniz olurum.’ diye. Ya Rabbi! Bu ifadede ‘Yürüyen ayağınız olurum’ var mıydı bilmiyorum ama tam zamanı Allah’ım, tam zamanı…”

Maceramızın kırılma noktası tam burası oldu işte. O andan itibaren gayretle, azimle tam 15 km yürüdük. Ve nihayet Meriç’e geldik. Bir sürpriz de burada bekliyordu bizi. 80cm x 120cm ebadındaki bir bota, 2 Afgan, 1 Kürt ile ben, eşim ve rehberimiz binecekti.
Artık bırakın kaçakçıya dert yanmayı, vaktimiz bile yok bir an durmaya. Mecburen bindik bota.

Meriç nehrinin ortasına gelmiştik ki, suyun üzerindeki yaprak gibi başladık dönmeye. Üstelik bot, benim olduğum taraftan su almaya başlamasın mı? Farkında olmadan şehadet getiriyorum. Hanım, “Ne oluyor Aliyar?” diye seslenince, zaman durdu ve birden Hizmete ilk girdiğim yıllara gitti hayalim. O zaman bize dersler veren hocama, “Ya hocam! İnsan trafik kazasında boğulurken veya yanarken nasıl şehadet getirecek?” demiştim. O da, “Abi, nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen de öyle dirilirsin merak etme…” demişti. O hengâmedeki bir saniyede bunlar aklıma gelmişti işte.

Çok şükür Afganların gayretleriyle son anda kurtulduk ve Meriç’i karşı kıyısına geçtik. Bunun adı özgürlüktü işte. Bilmediğin bir memleket ve bir kelime bile dilini konuşamadığın bir ülke ama özgürlüktü işte.

Gece saat bir buçuk gibi Meriç’in karşı yakasındaki Yunan kasabasına doğru yola çıktık. Soğuk kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Saat beş gibi kasabaya varmıştık ama artık yürüyecek hal mecal kalmamıştı.

HAYATIMDA İÇTİĞİM EN GÜZEL SU

Ben kendimi bildim bileli oruç tutarım ama böyle bir susuzluk hayatımda görmemiştim. Kasabanın dışından merkezine doğru yürürken bir ekmek kokusu geldi burnumuza. Ve kokuyu takip etmeye başladık. Sonunda koku bizi ekmeğin piştiği fırına götürmüştü. Benim ve eşimin elbisesi yoktu adeta, çamurdan iki insandık. Bu halimizde fırına girdik ve bitmiş halimizle ve az İngilizcemle su istedik 70 yaşlarındaki Yunan amcadan. O da bu gibi durumlara alışkın olmalı ki garipsemedi bizi. Kasasını, tezgâhını bırakıp bize su getirdi, sıcak ekmek ve simit verdi. Hayatımda içtiğim en güzel su bu olmalıydı. İşte ab-ı hayat buydu ve bize can verdi. Parasını teklif ettik lakin almadı Yunan amca. Biz parayı tezgâha bırakınca, yaşlı fırıncı çok duygulandı, hal diliyle gerek olmadığını anlatmaya çalışıyordu bize.

Polisi aramasını rica ettik. Çünkü eşim soğuktan hipotermi geçiriyordu. Dişleri sert bir şekilde birbirine vurduruyordu, durduramıyordu. Bir süre sonra polis geldi ve bizi alıp karakola götürdü.

Birkaç günlük hapishane macerasından sonra çıkınca üzerimizde hala balçık tarlalarından ve Meriç’ten çamura bulanan kıyafetler vardı. Hepsini çöpe attık. Temizlikten sonra hayata yeniden döndük adeta. Temiz olmak ne kadar güzelmiş Allah’ım! Binler hamdolsun sana.

PAMUK NİNENİN YÜCE GÖNLÜ

Üzerimize yeni kıyafetler aldık ama tadilat gerekiyor ve bizde de iğne iplik yok. Yakınlarda bir kuru temizlemeci gördük. 75 yaşındaki teyzeye hanımın 2 eşarbını temizlemesi için bıraktık ve iğne, iplik, makas gibi malzemeler rica ettik kendisinden.

Kıyafetlerdeki tadilatları yaptıktan sonra hem iğne ipliği geri vermek hem de eşarpları almak üzere kuru temizlemeciye uğradık. Emanetleri teslim ettik, temizleme ücretini vereceğiz ama o pamuk gibi beyaz saçlı Yunan teyze para almayacağını ve bize ikramı olduğunu söylüyor. O tek kelime Türkçe bilmiyor biz tek kelime Yunanca bilmiyoruz. Fakat insanlık lisanla sınırlı değil ki, kalbin büyüklüğü kadardı. 75 yıllık bu güzel kalbin sahibi ile gönül ve hal diliyle anlaşıyorduk işte. Demişler ya aynı dili konuşanlar değil aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır diye. İkimizin de lisanı sevgi diliyse, peki o halde iki millet niye düşmanız anlamadım vesselam!

O anda bir defa daha “Sadakte Ya Rabbena” diyor ve Rabbimizin bizi kimsesiz bırakmadığını daha iyi anlıyorduk. Rabbim, 75 yaşındaki bir Yunanlı teyzeyle bile olsa yüzümüzü tebessüm ettiriyordu.

GO!

Artık uçak biletini alıp havalimanına gitmek kalmıştı. Uçak biniş sırasına girdik. Bilet kontrolünde hanımı başörtüsünden dolayı durdurdular. Az İngilizcemi konuşturma sırası gelmişti yine. Polise,

– What happen? dedim. Polis,
– No visa, dedi. Ben de,
– But this is Green Passport, dedim. O da pasaportları uzatarak,
– But, no visa! dedi,

Ben bu sefer yalvaran gözlerle, “Please” dedim.
Polis baktı baktı, sonra da “go” kelimesi çıktı dudakları arasından. “Go” kelimesi bu kadar mı güzel söylenir Allah’ım! Artık uçaktaydık ve uçak bizi Almanya’ya uçuruyordu.

Sonra, ülkemden zulüm sebebiyle Almanya’ya iltica eden ailelere bir tane daha eklemek üzere Köln’deki mülteci kampına müracaatımızı yaptık. Fakat 5 kişilik ailemden sadece ben ve eşim. Çünkü 3 evladımdan her biri dünyanın farklı bir ülkesinde yaşıyor artık.

Şimdi bize kucak açan Almanya’ya, çalışarak ve iyi bir vatandaş olarak bunun vefasını gösterme gayreti içindeyiz.

Ayrıca, Almanlardan başka unutamayacağım bir millet daha olacak kalbimde, o da ‘komşi’ Yunan milleti. Çamurlar içinde, sabahın ilk ışıklarında fırınına giren, tanımadıkları bir kadın ve erkeğe su ve sıcak ekmek veren fırıncıyı unutamayacağım. Pamuk saçlı Yunan nineyi de… Eşimin başörtüsünü temizleyip, darda ve yolda kalmış yabancılardan ücret almayarak gösterdiği yüce gönüllülüğünü de unutmayacağım.

Haber Bültenimize Abone Olun
Haber bülteni aboneliğini istediğiniz zaman iptal edebilirsiniz.
error: Tüm içerik teliflidir. Kopyalanması yasaktır.